Hitler’in stratejisi: Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi neydi?

//Hitler’in stratejisi: Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi neydi?

Hitler’in stratejisi: Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi neydi?

Ünlü İngiliz askeri tarihçi ve strateji uzmanı Sir Basil Henry Liddell Hart (31 Ekim 1895 – 29 Ocak 1970) “Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi”ni derinliğine incelemiştir. Liddell Hart’ın bu çalışması başta ABD ve İngiltere olmak üzere bir çok ülkenin Harp Akademilerinde ders olarak okutulmaktadır.

1939’da savaşın fiilen başlamasından önce ve sonra Hitler’in faaliyet ve harekatı, savaş stratejisinin en göze çarpar uygulanış örneklerini oluşturur.

İktidarının ilk döneminde Hitler, hem uygulama alanında hem de forumlarda dolaylı tutum stratejisine lojistik ve psikolojik bakımlardan yeni bir gelişme kazandırmıştır. Bundan sonra ise, kendisine karşı kullanmaları için düşmanlarına dolaylı tutumdan bol bol yararlanma fırsatı vermiştir.

Liddell Hart: Savaşta düşmanlarınızı asla küçümsemeyin!

Savaşta düşmanlarınızı küçümsememek yerinde bir davranıştır. Aynı derecede önemli olan diğer bir unsur da, düşmanın metotlarını ve kafasının nasıl çalışmakta olduğunu kavramaktır. Böyle bir kavram, onun hareketlerini sezmek ve önlemek için harcanacak çabaları başarıya ulaştırmanın vazgeçilmez temelidir.

Barışçı devletler, Hitler’in daha sonraki girişiminin ne olacağını tahmin etmekte ağır kaldıkları için, “atı alanın Üsküdar’a geçmesi” dolayısıyla çok zarar görmüşlerdir. Eğer bir hükümetin danışma örgütleri arasında bir de “Düşman İşleri Dairesi” bulunursa, o hükümetin mensup olduğu millet bundan çok yararlanır.

Bu dairenin başlıca görevi, düşmanın görüşüne göre savaşın her türünü ve sorunlarını incelemek olmalıdır. Bunun sonucu olarak bu daire, düşmanın gelecekteki hareketinin ne olabileceğini tahmin etmekte başarı kazanabilir.

Geleceğin tarihçesine, Hitler’in izleyeceği hareket tarzını tahmin etmekte demokrasi hükümetlerinin başarısızlığa uğramış olmalarından daha garip görünecek hiçbir şey yoktur. Çünkü, böyle engin bir ihtiras besleyen hiçbir kimse, kendi amaçlarını gerçekleştirme yolundaki genel sistem ve özel metotlarını önceden Hitler kadar açıkça ortaya koymamıştır.

Hitler’in “Mein Kampf (Kavgam)” adlı eseri, diğer söylevleri ve beyanları ile birlikte, kendi harekatının yöntem ve hedefi ile ilgili olarak bol bol ip uçları sağlamıştır. Kafasından neler geçtiğini hayret verici bir şekilde kendiliğinden ortaya koyan Hitler’in bu davranışı, hem kendisinin başardığı işlerin bir tesadüf sonucu veya basit bir fırsatçılık olmadığının tam bir örneği hem de “insanlar ne aptal şeyler” ünlü sözünü doğrulayan en iyi delildir.

Napolyon bile, düşmanlarını bu kadar küçümseyen bir umursamazlık göstermemiş ve niyetlerini açığa vurmanın risklerini bu derece hafiflikle göze almamıştır. Hitler’in bu alandaki apaçık kayıtsızlığı, insanların gözleri önündeki gerçeğin kolaylıkla dikkatten kaçabileceğini kendisinin kavramış olduğunu gösterir. Bunun gibi, gizlemenin çok defa en meydanda bulunan unsurlarla sağlandığını ve bazı hallerde Hitler’in en dolaysız nitelikteki bir tutumun en az beklenen hareket tarzı olduğunu bildiği anlaşılmaktadır. Bu en dolaysız nitelikteki tutumun en az beklenen hareket tarzı olabileceğinin gizleme sanatı ile de bir benzerliği vardır. Çünkü gizleme sanatı da birçok bakımdan pek açık unsurlara dayanır. Hatta, ilgili bazı hususların varlığından bile şüphe edilmez.

Lawrance: “Bir ihtilali düşünmüş olan, uygulayan ve sağlamlaştıran tek insanın Lenin’dir.”

Arabistan’da faaliyet gösteren Lawrence, bir ihtilali düşünmüş olan, uygulayan ve sağlamlaştıran tek insanın Lenin olduğunu söylemiştir. Bu görüş, “yazmış olan” sözcüğünün eklenmesi ile Hitler’e de uygulanabilir.

Ayrıca şurası da açıktır ki Hitler, sadece iktidarı ele geçirmek bakımından değil, geliştirme hususunda da Bolşevik ihtilali metotlarını incelemekten yararlanmıştır.

“Savaşta en sağlam strateji, düşmanın moral bozukluğu indirilecek öldürücü darbeyi hem mümkün hem de kolay bir hale getirinceye kadar harekatı geri bırakmaktır” kuralını kesinlikle ortaya atan Lenin olmuştur.

Lenin’in bu prensibi ile Hitler’in “Bizim gerçek savaşlarımız, hakikatte askeri harekat başlamadan önce yapılacaktır” sözü arasında göze çarpan bir benzerlik vardır. Bu konu ile ilgili bir tartışmayı anlatırken Rausching, “Hitler Konuşuyor” isimli eserinde onun şöyle dediğini yazmaktadır: “Savaş başlamadan önce düşmanın moral çöküntüsü nasıl başarılabilir?

İşte, beni ilgilendiren sorun budur. Savaşta kim cephede bulunmuşsa, kan dökülmesinden mutlaka sakınacaktır.”

Kendini bu meseleye veren Hitler, son 100 yılda icra edilmiş olan muharebelerden elde edilmiş ve diğer milletlerin pek çoğuna rehber olmuş Alman askeri düşüncesinin aşıladığı genel eğitimden ve prensiplerden uzak kalmıştır.

Prusyalı savaş filozofu Clausewitz’i kendilerinin üstadı olarak benimseyen bu milletler, onun hazmedilmemiş özlü sözlerini körü körüne yutmuşlardır. Bu sözlere örnek olarak şunlar gösterilebilir: “Bunalımın kanlı bir biçimde çözümü ve düşman kuvvetlerinin yok edilmesi çabası, savaşın ilk doğan çocuğudur. “

Clausewitz’e göre savaş

Clausewitz, “Bir düşmanı, çok kan dökmeden de silahlarını bırakmaya yöneltmenin ve yenmenin ustaca bir metodu vardır. Savaş sanatının asıl eğilimi de budur.” düşüncesini reddetmiştir. Çünkü, bunu “iyilikseverler”in hayallerinde doğmuş bir fikir olarak kestirip atmıştır.

Clausewitz, savaşın düpedüz gladyatörce bir sonuç elde etme işi olmadığını, açıklığa kavuşmuş bir menfaat dolayısıyla veya millete yararlı bir mesele tarafından da dikte edilebileceği gerçeğini hiçbir zaman hesaba katmamıştır.

Düşünmesini bilmeyen taraftarlarının uyguladığı şekle göre, onun felsefesinin sonucu, komutanları avantajlı bir fırsat aramak yerine, ilk ağızda muharebeye tutuşmaya tahrik etmek olmuştur. Bu suretle, 1914- 1918’de savaş sanatı, kitle halinde karşılıklı insan kıyımı durumuna düşmüştür.

Düşmanı içinden yıkmak stratejisi

Hitler, kendisinin görüş aydınlığı sınırı ne olursa olsun, hiç değilse konvansiyonel bağların dışına çıkmıştır.

Rauschning, onun şöyle dediğini yazıyor: “İnsan, ancak amacını başka yollarla gerçekleştiremediği takdirde öldürmüştür… Entellektüel silahlarla birlikte genişlik kazanmış bir strateji vardır. Başka yollara başvurarak aynı derecede iyi fakat daha ucuz olarak sonuç alabiliyorsam, düşmanın moralini niçin askeri vasıtalarla bozmalıyız?”, “Bizim stratejimiz, düşmanı içinden yıkmak ve kendiliğinden elimize geçmesini sağlamaktır.”

Erich Friedrich Wilhelm Ludendorff, Alman asker. Liège Muharebesi'nın galibi ve Paul von Hindenburg'la birlikte Tannenberg Muharebesi zaferinin mimarlarından biridir. Alman savaş ve siyaset üzerindeki belirleyici etkisi vardı.

Erich Friedrich Wilhelm Ludendorff(1865-1937): Alman asker. Liège Muharebesi’nın galibi ve Paul von Hindenburg’la birlikte Tannenberg Muharebesi zaferinin mimarlarından biridir. Alman savaş ve siyaset üzerindeki belirleyici etkisi vardı.

Hitler’in savaş stratejisinde Ludendorff’un etkileri

Alman savaş doktrinini Hitler’in verdiği yeni yön ve kazandırdığı anlamın derecesi, en iyi olarak, onun teorisinin Ludendorff’un kuramı ile karşılaştırılmasında görülebilir.

Ludendorff, I. Dünya Savaşı’nda Alman savaş gayretlerinin yöneticisi olup, Hitler’in “Berlin üzerine yürüyüş” suretiyle Almanya’nın kontrolünü ele geçirmek için vakitsiz olarak hazırladığı 1923 projesinde de onun yaşlı ortağıydı.

Tek partili devletin kurulmasından ve kendisinin I. Dünya Savaşı’nın dersleri üzerinde hemen hemen 20 yıldan beri kafa yormasından sonra Ludendorff, gelecekteki “top yekün savaş” ile ilgili olarak vardığı sonuçları ortaya atmıştır.

Kendisi, 1914’te Alman doktrinin temelini oluşturmuş olan Clausewitz teorilerine ağır şekilde hücumla işe başlamıştır.

Ludendorff’a göre kendilerinin hatası, ne pahasına olursa olsun sınırsız bir şiddet uygulamada çok ileri gitmiş olmaları değil, ancak yeter derecede ileri gitmemiş olmalarıdır.

O, Clausewitz’i siyasete çok az önem verdiği için değil, politikaya gereğinden fazla saygı gösterdiği için eleştirmiş; tipik bir örnek olarak, Clausewitz’in şu şekilde sonuçlanan bir pasajını da almıştır: “Siyasal amaç, son hedefi teşkil eder. Savaş, bu hedefe ulaştıran bir araçtır. Bu araç ise, kesin bir hedefi olmaksızın hiçbir zaman düşünülemez.”

Ludendorff’un görüşüne göre, bu düşünüş şeklinin modası geçmişti.

Tek parti yönetiminin prensibi, topyekün amaca uyma bakımından, bir milletin savaşta her şeyini savaşın hizmetine sunmasını, barışta ise bütün varlığını gelecek savaşa vermesinin en yüksek ifadesiydi. Bu nedenle siyaset, savaşın güdüm ve yönetimine bağlı olmalıydı.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Savaşçı bir millet yaratmak

Ludendorff’un kitabını okuyunca, onun teorisi ile Clausewitz kuramı arasındaki başlıca fark açıkça beliriyordu: Ludendorff, milletin ordu haline gelişi başlı başına bir hedef sayılmadığı takdirde, savaşı, hedefi olmayan bir araç olarak düşünmeye başlamıştı.

Fakat bu düşünüş şeklini, Ludendorff’un zanneder göründüğü kadar yeni bir görüş saymak güçtür. Çünkü, Ispartalılar bunu denemiş ve sonunda kendiliğinden felce uğrayarak çökmüştür.

Savaşçı bir millet geliştirmek ve üstün bir Isparta yaratmak amacını güden Ludendorff’un başlıca kaygısı, “halkın, tek bir vücut gibi, fiziksel bir birlik haline gelmesi”ni sağlamaktı. Bunu başarmak için, bir milliyetçilik inancı yerleştirmek istemiştir. Bu bakımdan, kadınların en soylu görevinin “topyekün savaşın yükünü taşıyacak” çocuklar doğurmak olduğuna onları inandırmak suretiyle amacına ulaşmaya çalışmıştır.

Erkeklere gelince, onlar da topyekün savaşın yükünü taşıma güçlerini geliştirecekler, kısacası, kitle halinde insan öldürme için yetişecek ve yetiştireceklerdi. Ludendorff’un “fiziksel birlik” yaratma yolunda ortaya attığı diğer yapıcı teklifler de, eskiden Yüksek Komutanlığın düşüncelerine aykırı görüşler ileri sürebilen, hatta böyle fikirleri hoş görebilen herkesi ezecek biçimdeki asırlık formülden daha da ileri giden şeylerdi.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Düşmanı teslime zorlamak

Ludendorff’un üzerinde ısrarla durduğu bir başka koşul da, topyekün savaş isteklerine uygun ve kendi kendine yeter bir milli iktisat sistemine olan ihtiyaçtı.

Buna göre öyle anlaşılıyor ki, kendisi askeri gücün iktisadi bir temele dayandığını kavramıştı.

Bununla beraber, geçen savaşta müttefik ablukasının sebep olduğu felce uğratıcı güçlükler üzerinde durduğu sırada, benimsemiş olduğu bu ekonomik temelin “Savaşların sonucunu ordular arasındaki muharebeler tayin eder” inancı ile ilişki ve etkisini ne gariptir ki anlamamıştır.

Bu konuda, Almanya’nın eski üstadı Clausewitz’in övülmeye değer olduğunu düşünüyor ve şöyle diyordu: “Clausewitz, düşman ordularının yalnız muharebede yok edilmesini düşünür.” Ludendorff’un görüşüne göre bu söz “değişmez bir prensip” olarak kalmıştır. Buna karşılık, Hitler’in ilk görüşüne göre “bir savaş liderinin gerçek amacı, bir muharebe yapmaksızın düşman orduların teslimini sağlamak olmalıdır.”

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Sürekli taarruz stratejisi

Gelecek savaşın nasıl olacağı yolunda Ludendorff’un çizdiği tablo, 1918’de uyguladığı taarruzların sadece yoğunlaştırılmış bir kopyası olmuştur.

Bu taarruzlar, başlangıçta parlak, fakat sonuç bakımından kısır bir nitelik göstermişlerdi. Ludendorff’a göre taarruz, hâlâ bir muharebe metoduydu. Bunda piyadenin ilerlemesine topçu, makineli tüfek, havan ve tanklarla yardım edilecekti.

Bu yardım, piyade göğüs göğüse bir çarpışmada düşmanı ezinceye kadar sürecekti. Bütün hareketler muharebeye yönelmeliydi, Mekanize bir hale gelme ise, sadece muharebeye tutuşmayı hızlandırmak içindi.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Topyekün savaş

Savaşın daha yaygın şekillerine karşı Ludendorff’un moral ve hatta askerlik bakımından bir itirazı yoktu. Nitekim, topyekün savaş istekleri karşısında “sınırsız denizaltı savaşını kaldırmak gibi soysuz bir kuramsal isteğin hiç dikkate alınmayacağı”na işaret etmiştir.

Bundan başka “tarafsız ülkelerin bayraklarını taşısalar” bile, düşman limanlarına ulaşmaya çalışan gemilerin batırılmasında, gelecekte uçakların denizaltılarla yapacaklarını da belirtmiştir. Ayrıca, doğrudan doğruya sivil halka taarruz sorunu ile ilgili olarak, “bombardıman filolarının, sivil halka karşı amansız saldırılar için, hiçbir acıma duygusunun etkisinde kalınmayarak gönderilmelerinin zorunlu olacağı” bir devrin geleceği üzerinde de önemle durmuştur.

Fakat, ona göre hava kuvveti, en önemli olan askeri amaçlar dolayısıyla, önce düşman ordusunun yenilmesine yardım hususunda kullanılmalıydı. Bu kuvvet, ancak bu görevi başardıktan sonra, düşman ülke içerilerine karşı kullanılmak üzere serbest kalabilirdi.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Yeni silah sistemlerinin kullanılması

Ludendorff, her yeni silah ve aracı sevinçle karşılamakta beraber, bunları yüksek strateji alanında uygun bir biçimde kullanmaktan çok kendi silah sistemine sokmuştur. Kendisi, savaşta çeşitli sınıf ve silahlar arasındaki ilişkiler bakımından, açıkça hiçbir düşünce ortaya atmamıştır. Görünüşe göre böyle bir fikri de yoktu. Direktifi, kısaca kuvvetleri mümkün olduğu kadar çoğaltmanız ve bir yerde kullanmanızdı. Fakat nerede? Bunu ne merak etmiş ne de bir üzüntü konusu yapmıştır.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Başkomutanlık direktifi

Gerçekten açıklığa kavuşturmuş olduğu bir nokta şuydu: “Başkomutan, siyasi liderler için direktiflerini ortaya koymak durumundadır. Siyasi liderler ise, savaşın yönetimi sırasında, bu direktifleri izlemek ve gerçekleştirmek zorundadırlar”. Başka bir deyişle, milli siyasetten sorumlu olanlar, başkomutana milletin bugünkü imkânlarına ve gelecekteki refahına ait açık bir bono vermek mecburiyetindeydiler.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Siyasi ve askeri liderlik

Irk, devlet ve Alman halkının hükmetme hakkı gibi ana fikirlerde, Ludendorff ile Hitler’in görüşleri arasında büyük bir benzerlik vardı. Fakat özellikle metot bakımından, her ikisi arasındaki ayrılıklar da aynı derecede büyüktü. Ludendorff, işi saçmalık derecesine vardırarak, tıpkı bir aletin kendi görevini kendisinin tayin etmesini istercesine siyaseti kontrol etme arzusunu ileri sürmüştür.

Halbuki Hitler, iki fonksiyonu (siyasi ve askeri liderliği) bir şahısta birleştirmek suretiyle bu sorunu çözmüştür. Böylece, eski çağlarda İskender ve Sezar’ın veya daha sonraki dönemlerde Büyük Frederic ve Napolyon’un tadını çıkardığı aynı avantajdan yararlanmıştır. Bu durum, ona düşündüğü amaca göre araçlarını hazırlamak ve geliştirmek gibi, hiçbir askeri stratejistin elde edemeyeceği derecede sınırsız bir fırsat vermiştir.

Bundan başka Hitler, meslek etkisi dolayısıyla bir askerin kabul etmeye pek istekli bulunmadığı şu hususu erken kavramıştı: Askeri silah, savaş amaçlarına hizmet eden araçların ve yüksek stratejinin kullanılabileceği imkanların sadece bir unsurunu oluşturur.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Savaşın esas hedefi

Bir devleti savaşa götüren birçok neden vardır. Fakat savaşın temel hedefi düşman devletin zıt bir siyaset izleme kararı karşısında savaş politikasının devamını sağlamak biçiminde özetlenebilir. İnsan idaresinde bir mücadele kaynağı ve etkeni saklıdır.

Bir devlet savaşta hedefini ele geçirebilmek için, düşman devletin karşı iradesini kendi politikasına uygun bir hale getirmek zorundadır. Bu gerçekleşirse, Clausewitz taraftarlarının en önemli seviyeye yükselttikleri “ana silahlı kuvvetleri muharebe alanında yok etmek” şeklindeki askeri prensip, yüksek stratejinin diğer unsurlarla birlikte, layık olduğu yeri alır.

Bu yüksek strateji unsurları arasında ekonomik baskı propaganda ve diplomasi bulunduğu gibi, askeri harekâtın daha dolambaçlı yolları da vardır.

Bu arada, koşulların etkisiz bir hale sokabileceği bir araç üzerinde gereğinden fazla durmak yerine, uygunluk, etkinlik ve ılımlılık bakımdan en üstün vasıtaları seçmek ve birleştirmek daha akıllıca bir tutumdur. Bu amaçla, düşmanın idaresine boyun eğdirmek için, örneğin savaş masrafı en düşük olan ve savaş sonrası ile ilgili umutları en az zedeleyen araçlar seçilmeli ve kullanılmalıdır.

Çünkü, bir millet kanının son damlasını dökerek kazanmışsa, en kesin sonuçlu bir zaferin bile hiçbir değeri olmaz.

Düşmanın zayıf yerine vurun!

Yüksek stratejinin amacı, düşman hükümetin savaş yapma gücünün en zayıf yerini bulmak ve onu etkilemek olmalıdır. Buna karşılık strateji, düşman kuvvetlerin düzenindeki bir birleşme yerine yarma yapma olanağını araştırmalıdır. Bir insanın gücünü düşmanın kuvvetli yerine karşı kullanması, kendisinin de sağlanacak etki ile ölçülemeyecek derecede zayıf düşmesine neden olur. Güçlü bir etki sağlamak için düşmanın zayıf yerine vurmalıdır.

Düşmana bu şekilde silahlarını bıraktırmak, onu çetin muharebelerde yok etmeye çalışmaktan hem daha ekonomik hem de daha etkilidir.

Çünkü “hırpalama” metodu, yalnız büyük ölçüde yıpranmaya neden olmakla kalmaz, meselenin çözümünü şansa bırakma riskini de doğurur. Bir strateji uzmanı, öldürme ölçüleriyle değil, felce uğratma çerçevesinde düşünmelidir.

Bir kişinin öldürülmesi, savaşın küçük çaplısında bile sadece bir insan eksilmesi demektir. Buna karşılık sinirleri bozulmuş bir insan, yaygın panik yaratmaya kabiliyetli ve son derece korku saçıcı kimsedir. Daha büyük çaplı bir savaşta, düşman komutanın kafasında yaratılan etki, birliklerinin sahip bulunduğu bütün çarpışma gücünü sıfıra indirebilir.

Bundan da üstün bir savaş halinde ise, bir ülkenin hükümeti üzerindeki psikolojik baskı, onun emrindeki bütün olanakları elinden bırakmasına yetebilir. Böylece, felce uğramış eldeki kılıç kendiliğinden düşer.

Düşmanın psikolojik ve fizik dengesini altüst edin!

Şu temel düşünceyi tekrarlamakta yarar vardır: Savaş analizinin gösterdiğine göre, bir memleketin potansiyel gücü, onun insan sayı ve kaynaklarıyla tanımlanır. Buna karşılık yapısal gücün değiştirilmesi, onun iç organlarının ve sinir sisteminin durumuna, kontrolün sağlamlığı, moral ve ikmal bakımından istikrar derecesine bağlıdır.

Doğrudan doğruya yapılan baskı, düşmanın direnişinin daima daha güçlenmesine ve sağlamlaşmasına yol açar. Bu durum, tıpkı karın sıkılarak kartopu haline getirilmesine benzer.

Bu kartopu ne kadar sıkı olursa o kadar yavaş erir. Hem strateji hem de diplomaside veya başka bir deyimle diplomatik ve askeri alanların her ikisi ile ilgili stratejide dolaylı tutum, düşmanın psikolojik ve fizik dengesini altüst ederek yenilgisini sağlamak bakımdan en etkili yoldur.

Düşmanın direnme imkanını ortadan kaldırın!

Stratejinin gerçek amacı, düşmanın direnme imkânını azaltmaktır. Bundan da şu hükme varılabilir: Bir hedefi ele geçirebilmek için alternatif hedeflere sahip olmak gerekir. Bir noktaya yöneltilen yakınsak bir taarruz, başka bir noktayı da tehdit etmeli ve oraya saptırılabilmelidir. Strateji ancak hedeflere yönelmedeki bu esneklik sayesinde savaşın kararsız niteliğine göre ayarlanabilir.

Birini izleyen dolaylı tedbirlerle de amaca ulaşın!

İster içgüdü isterse düşünüş sonucu olsun Hitler, pek az askerin anlamış olduğu bu stratejik gerçekleri tam anlamıyla kavramış ve bu psikolojik stratejiyi, kendisine Almanya’nın kontrolünü kazandıran kampanya sırasında uygulamıştır.

Bu amaçla, Weimar Cumhuriyeti’nin zayıf noktalarından yararlanmış, insanın düşük yönleri üzerine de oynamış, yerine göre kapitalist ve sosyalist çıkarları benimsemiştir. Ayrıca, önce bir yöne ilerlerken sonra öteki tarafa yön değiştirmiş, böylece, birini izleyen dolaylı tedbirlerle de amacına yaklaşmıştır.

Düşmanın gerisine ‘dolaylı’ darbeler indirin!

1933’te Almanya’nın kontrolü bir kere gerçekleştikten sonra, Hitler’in uyguladığı bu karma metot, daha geniş bir yaygınlık kazanmıştır. Buna göre, ertesi yıl doğu kanadını örtmek için Polonya ile 10 yıllık bir barış anlaşması yapmış, 1935’te Versay Antlaşması’nın yüklediği silahlanma kısıtlamalarını tanımadığını bildirmiş ve 1936’da Ren bölgesini yeniden askeri işgale kalkışmıştır.

Aynı yıl General Franco tarafından İspanya Cumhuriyeti Hükümetini devirmek üzere yapılan girişimi İtalya ile işbirliği halinde destekleyerek, “peçeleme savaşı”na kurnazca başlamıştır. Bu hareket, Fransa ve İngiltere’nin gerisine yönelen stratejik bir dolaylı tutumdu. Dolayısıyla, yüksek strateji alanında dikkati bu yöne çeken bir oyalama etkisi de yaratmıştır.

Böylece, Fransa ve İngiltere’nin Batı’daki durumunu zayıflattıktan ve aynı zamanda, Ren bölgesini de yeniden tahkim ederek kendini orada emniyete aldıktan sonra Doğu’ya yönelme olanağını bulmuştur. Bu sayede, Batılı devletlerin stratejik temellerine karşı daha fazla dolaylı darbeler indirme fırsatını kazanmıştır.

Muharebeye tutuşmadan önce durum üstünlüğü sağlayın!

Mart 1938’de Avusturya’ya yürüyen Hitler, böylece, Çekoslavakya’nın kanadını açık bırakmış ve dolayısıyla, Fransa’nın 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya çevresinde meydana getirmiş olduğu kemeri parçalamıştır. Eylül 1938’de, Münih anlaşması ile sadece Südet bölgesini Almanya’ya katmakla kalmamış, ayrıca Çekoslavakya’nın stratejik bakımdan felce uğramasını da sağlamıştır. Mart 1939’da ise, daha önce felce uğratmış olduğu bu memleketi işgal etmiş ve böylece, Polonya’nın kanadını kuşatıcı bir duruma da girmiştir.

Hitler, yüze gülen propagandaların oluşturduğu bir sis perdesinin örtüsü altında “barış yürüyüşleri” vasıtasıyla geçekleştirilen bu hemen hemen kansız manevralar dizisiyle, Fransa’nın Orta Avrupa’daki eski egemenliğini ve Almanya çevresindeki stratejik çemberi sadece tahrip etmekle kalmayarak, bu bölgedeki durumu da kendi yararına çevirmiştir.

Bu metot, muharebeye tutuşmadan önce durum üstünlüğü sağlamak için uygulanan klasik manevra sanatının daha geniş çapta ve üst seviyedeki modern karşılığıydı. Almanya’nın gücü, bu metodun uygulandığı süreçte gittikçe büyümüş ve bu büyüme, hem silahlanma alanındaki büyük gelişmelerin sağladığı doğrudan etkiyle, hem de muhtemel başlıca düşmanların güçlerindeki azalma nedeniyle dolaylı olarak meydana gelmiştir. Düşmanların güçlerindeki azalışa, müttefiklerini birer birer kaybetmeleri ve kendi stratejik temellerinin gevşemesi neden olmuştur.

Siz hazır olmadan, düşmanınızı tahrik etmeyin!

Böylece, 1939 ilkbaharına doğru, Hitler’in açık bir savaştan korkmasının nedenleri azalmıştır. Bundan başka, bu kritik anda Hitler, İngiltere’nin giriştiği ve kendi payına yanlış bir hareketin de yardımını görmüştür.

Bu yanlış hareket her ikisi de stratejik bakımdan tecrit edilmiş durumda bulunan Polonya ve Romanya’ya İngiltere’nin birdenbire garanti vermesidir. Kaldı ki, bunu da her şeyden önce Polonya ve Romanya’ya etkili bir destek sağlayabilecek tek devlet olan Rusya’dan her hangi bir teminat sağlamaksızın yapmıştır.

Böyle körü körüne atılmış bir adım, o zamana kadar hiç görülmedik bir yatıştırma ve kabuğuna çekilme politikasının en ihtiyatsız biçimde tersine çevrilmesi olmuştur. İngiltere’nin bu garantileri veriliş zamanı bakımından, tahrik edici bir rol oynamak istidadındaydı. Ayrıca, İngiliz ve Fransız kuvvetleri yönünden Avrupa’nın erişilmez bir bölgesinde bulunan bu iki memlekete verilen garantiler, yer bakımından da hemen hemen dayanılmaz derecede kötü bir teşvik demek oluyordu. Bu surette, Batılı Devletler, şimdi güç bakımından zayıf durumda oldukları için, uygulayabilecekleri tek strateji türünün en gerekli esasını baltalamış oluyordu.

Çünkü müttefikler, Batı’da girişilecek her hangi bir taarruz karşısında kuvvetli bir cephe kurarak tecavüzü durduracaklarına, Hitler’e zayıf bir cepheyi kolayca yarma olanağını hazırlamışlar ve böylece, ona başlangıçta bir zafer kazanma şansı vermişlerdir.

Düşmanınıza uygun fırsatlar vermeyin!

Rauschning’in belirttiğine göre Hitler, baskın tarzındaki darbelerini daima zayıf veya pek kenardaki memleketlere yöneltmeyi tasarlamış, bunu yaparken sorumluluğu düşmanlarının omzuna yüklemiştir.

Almanlar, modern savunma gücüne müttefik komutan veya devlet adamlarının herhangi birinden çok daha gerçek bir itibar göstermişlerdir. Müttefiklerin bu tutumu karşısında Hitler’e, artık düşündüğünü yapmak bakımından kolay bir fırsat verilmiş oluyordu. Böyle bir durumda Hitler’in strateji prensipleri, Rusya’nın tarafsızlığını sağlamak için bu devletle derhal bir pakt yapmaya teşebbüs etmesine açıkça yer veriyordu.

Bu bir kere sağlanınca, Hitler “kendini emniyete almış” olacaktı. Eğer giriştikleri taahhütleri yerine getirebilmek için müttefikler savaş ilan ederlerse, böylece savunmanın avantajından otomatik olarak vazgeçmiş olacaklar; bundan başka, savaş için zorlu kaynaklardan yoksun oldukları ve en elverişsiz koşullar içinde bulundukları halde, zorunlu olarak taarruzi bir strateji uygulamak durumunda da kalacaklardı.

Eğer Siegfried hattına ancak hafif bir darbe vurulursa, kendi güçsüzlüklerini ortaya koymuş olacaklar ve prensiplerini kaybedeceklerdi. Taarruzda ısrar ederlerse, sadece kayıplarını artırmış ve Hitler serbest kalarak Batı’ya dönünce, daha sonra başvurmak zorunda kalacakları kendi direnme şartlarını zayıflatmış olacaklardı.

Müttefikleri bu sıkıntılı durumdan kurtarabilecek tek yol, Hitler’in kendi bildiği yolda gitmesine olanak tanımaksızın, ekonomik ve diplomatik boykotlarla sağlanacak “müeyyideler” siyasetin benimsemekti. Bu siyaset, tecavüze uğramış milletlere yapılacak silah yardımı ile birlikte yürütülmeliydi. Bu tutum, Polanya’ya olanaklar ölçüsünde yarar sağlayacak, garantör milletlerin prestiji ve geleceği bakımından da mevcut ters şartlar altındaki bir savaş ilanına kıyasla daha az zararlı olacaktı.

Fransızların giriştiği hazırlıklı taarruz, uygulama sırasında Siegfried hattına hiçbir etki yapmamıştır. Hele bu saldırının “propaganda” ediliş tarzı hesaba katılırsa, uğranılan başarısızlık, müttefiklerin prestiji bakımından daha da zararlı olmuştur. Bu başarısızlık, bir de Almanların Polonya’da süratle kazandıkları başarıyla birleşince, tarafsız devletlerin bir yandan Almanlara karşı duydukları korkuları artmış; öte yandan da, bunların müttefikler için besledikleri güveni sarsacak biçimde ve herhangi bir tavizden daha çok etkilenmiştir.

Savaşa hazır değilseniz, düşmanı tahrikten kaçının!

Artık Hitler, askeri kazançlarını sağlamlaştıracak ve kendi Batı savunma sisteminin örtüsü arkasında, siyasi avantajlarından yararlanabilecek bir durumdaydı.

Çünkü, Polonya’nın kurtarıcılarının hiçbir zorlamada bulunamayacakları apaçık belli olmuştu. Savaşın müttefikler hesabına gülünç olan yanı daha açıkça belli oldukça, bunun sonucu olarak Fransız ve İngiliz toplumlarının savaş yorgunluğunu atıncaya kadar Hitler bu güvenilir savunma durumunu sürdürebilirdi.

Fakat müttefik devlet adamları, etkili bir hareket için gerekli araçlara sahip olmadan çok önce, aralarındaki konuşmalar sırasında taarruza girişme sonucuna varmışlardır.

Ancak, yapabildikleri bütün şey, karşılamaya hazır bulunmadıkları olayları tahrik etmek olmuştur. Çünkü, bu devlet adamlarının konuşma şekilleri, Hitler için onlardan önce savaşa “başlamak” hususunda bir tahrik olduğu kadar yeni bir fırsat da sağlamıştır.

Savaşta acıma duygusuna yer yoktur!

İngiltere ve Fransa’da birçok kimse Almanya ile sınırı bulunan tarafsız küçük ülkelerden Almanya’nın yanlarına doğru bir yaklaşma istikameti olarak nasıl yararlanılabileceğini düşünürken, Hitler, saldırgana özgü bir özellikle hiçbir tereddüt ve üzüntü duymadan, bu memleketlerin beşini işgal etmiş ve yönünü müttefiklerine dönmüştür.

Savaşın ilk aylarında Hitler, Norveç’in tarafsız durumunu sürdürmesi fikrini tercih etmiştir. Böylece, kendi yanını örtmeyi ve İsveç’ten yükletilen demir cevherini taşıyan Alman gemileri için Norveç’in Atlas okyanusu kıyısındaki Narvik limanından yararlanmak suretiyle örtülü bir yol elde bulundurmayı düşünmüştür.

Kendisi için tek sakıncalı yanı, açığa vuran ve gittikçe artan belirtilere göre müttefiklerin Norveç sularını ve limanlarını kontrolleri altına almayı planladıklarının anlaşılmasıydı. Bu durum, Norveç’i istila etmekte ön alması hususunda Hitler’i tahrik etmiştir.

Bununla beraber Hitler’in bu tutumu, kendisinin yeni bulduğu bir kavram değildi. 1934’e kadar uzanan daha önceki bir tarihte, Rauschning’e ve başkalarına İskandinavya yarımadasındaki başlıca limanları nasıl ele geçirebileceğini anlatmıştı.

Bu açıklamalarda, yapacağı girişimleri hava kuvvetinin örtüsü altındaki küçük çıkarma birliklerinin aynı anda yapacakları bir dizi darbeyle sonuca ulaştıracağını söylemişti. Böyle bir istila için gerekli ortam, bölgedeki kendi gerillaları tarafından hazırlanacaktı.

Fiili hareket ise, bu memleketleri diğer devletlerin istilasına karşı korumak bahanesi ile yapılacaktı.

Cüretli taarruzlar yapın!

Hitler şöyle diyordu: “Bu hareket, dünya tarihinde daha önce görülmemiş derecede cüretli ve o oranda ilginç bir girişim olacaktır.”

Bu dikkate değer ana düşünce, 9 Nisan 1940`ta uygulanan bu plana göre gerçekleştirilmiş ve umulanın üstünde başarıya ulaşmıştır.

Halbuki Hitler, bu darbelerin birkaç yerde başarısızlığa uğrayabileceğini kabul etmiş; harekatın başarıya ulaşmasını, stratejik noktaların bütününün değil, daha ziyade büyük bir kısmının ele geçirilmesi hesabına dayamıştı.

Buna karşılık uygulama sırasında kolunu kuzeyde Narvik gibi uzak bir yere kadar cüretle uzattığı halde, giriştiği darbelerin hiçbiri önlenememiş ve bütün stratejik noktalar elde edilmiştir.

Hitler’in bu şaşılacak derecedeki kolay başarısı, müttefiklerin Norveç’e karşı giriştikleri karşı istila hareketinin aynı derecede kolaylıkla başarısızlığa uğraması karşısında daha da üstün bir nitelik kazanmıştır.

Bunun sonucunda, önceden planlanmış olan yeni ve daha büyük bir darbeye kalkışmak yolunda kendisinin hırsı da artmıştır. Hitler, daha önceki yıllarda; büyük bir savaş riskini göze alabileceği koşulları tartıştığı sırada, Batı’da savunmada kalmak ve düşmanı burada ilk taarruza girişmek durumunda bırakmak niyetini belirtmişti.

Bundan sonra da, İskandinavya ve Hollanda’ya saldıracak, kendi stratejik durumunu daha da düzeltecek ve Batılı Devletlere barış teklifinde bulunacaktı. “Eğer bundan hoşlanmazlarsa, beni buralardan çıkarıp atmaya çalışabilirler.

Durum ne olursa olsun, taarruzun ana sorumluluğunu taşımak zorunda kalacak olan onlardır” diyordu. Ancak şimdiki koşullar başkaydı. Polonya’yı ele geçirdikten sonra barış teklifinde bulunmuş, ancak bu teklifi Batılı devletlerce reddedilmişti. Hitler, bu olumsuz cevabı alınca, Fransa’yı barışa zorlamaya karar vermiş ve sonbaharda bu ülkeye karşı bir taarruza girişmek üzere, ordularını Batı’ya kaydırmıştı.

Fransız ve İngiliz ordularını yenecek bir güce sahip olduklarına inanmayan Alman komutanlarının tereddütlerine kötü hava koşulları da eklenince, Hitler bu tasarısını geri bırakmış, fakat sabırsızlığı da bu bekleyiş yüzünden artmıştır. Bu sırada, generallerinin ihtiyatlı hareket etmesi yolundaki tavsiyelerine bir kere daha meydan okurcasına Norveç’te kazandığı zafer, komutanların onu frenlemesini artık olanaksız hale getirmiştir.

Hitler, çok önceleri böyle bir taarruz olanağını tartıştığı sırada şöyle demişti: “Tek bir er kaybetmeksizin Fransa’yı tam Majino hattında alt edeceğim.” Kabul etmek gerekir ki, Hitler’in Mayıs 1940’ta başardığı şey, kendisinin önceden ileri sürdüğü bu mübalağalı düşüncesinden farklı olmamıştır. Çünkü uğradığı zayiat, sağladığı kazançlara oranla çok azdı.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Düşmana beklemediği yerden taarruz edin!

İlk plana göre asıl taarruz, Bock komutasındaki ordular grubunca sağ kanattan yapılacaktı. Ancak bu plan, 1940 başlangıcında esaslı şekilde değiştirilmiştir. Buna göre, Rundstedt komutasındaki ordular grubunun kurmay bakanı General Von Manstein, Ardenler üzerinden yapılacak bir hamlenin, düşman tarafından en az umulan hareket tarzı olması bakımından, çok daha büyük bir başarı şansı taşıdığı yolunda bir fikir ileri sürmüştür. Bunun üzerine, taarruzun sıklet merkezi ortaya kaydırılmıştır.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Düşmana doğrudan taarruz etmekten kaçının!

Batı harekatının en önemli yanı şudur: Alman Komutanlığı, doğrudan bir taarruzdan kaçınmaya daima dikkat etmiş ve modern taarruz vasıtaları bakımından üstün olmasına rağmen, devamlı olarak dolaylı tutum uygulamıştır.

Bu komutanlık Majino hattını yarma girişiminde bulunmamıştır. Aksine, tarafsız iki küçük devlet olan Hollanda ve Belçika’ya karşı yaptığı bir “yemleme taarruzu” ile, müttefikleri Belçika sınırındaki savunma sistemleri dışına çıkararak avlamayı becermiştir. Bundan sonra, yürüyüşleri Alman hava kuvveti tarafından kasten engellenmeyen müttefikler Belçika içerilerinde çok ilerleyince, Alman Komutanlığı bunları Fransız ileri hareketinin korunmamış birleşme noktasına yöneltilen bir saldırı ile gerisinden vurmuştur.

Öldürücü nitelikteki bu taarruz, Alman ordusunun sadece küçük bir parçası ile, zırhlı tümenlerden kurulmuş bir vurucu kuvvet tarafından yapılmıştır. Böylece Alman Komutanlığı, çabuk bir başarı şansının kitleden çok mekanize kuvvete dayandığı gerçeğini kavramak bakımından yeterli bir isabet göstermiştir.

Böyle olduğu halde, taarruzu yapan bu kuvvet o kadar küçüktü ki, Alman komutanları bu kuvvetin vuracağı darbenin başarılı olacağına güven beslemekten çok uzaktılar. Bununla beraber bu darbe, umulduğundan çok fazla başarılı olmuştur.

Bunun başlıca nedeni, Fransız Komutanlığının kayıtsızlığı veya klasik düşünceye tehlikeli derecede bağlı kalışıdır.

Çünkü bu komutanlık, Belçika’da savaşa tutuşmak üzere sol kanadındaki kuvvetlerin hemen hemen hepsini toplu halde harekete geçirmiş; buna karşılık, arazi yapısı ormanlık ve arızalı oluğundan bir yaklaşma istikameti olarak mekanize birliklere çok güçlük göstereceğini farz ettikleri Ardenler’i kapsayan en önemli kesimi korumak için ise sadece ikinci kategori birkaç tümen bırakmıştı.

Almanlara gelince, müttefiklerin aksine bunlar, baskın imkânlarından yararlanmada, kuvvetli savunma tesislerindeki insanların göstereceği direnişe kıyasla doğal engellerin daha kolaylıkla aşılabileceği gerçeğine değer verdiklerini göstermişlerdir.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Düşmanı, asıl taarruzun yeri konusunda yanıltın!

Açıkça belli olan diğer bir nokta da şudur: Alman yarması, Sedan ötesine ulaşan hızlı gelişmesi sırasında, alternatif hedefleri birbiri ardından tehdit etmek ve böylece, kendilerinin gerçek ilerleme yönleri hakkında Fransızları şüphede bırakmak hususunda büyük ölçüde yararlanmıştır.

Çünkü Fransızlar, önce Alman ilerleme yönünün Paris mi, yoksa Belçika’daki Fransız kuvvetlerinin gerisi mi olduğunda tereddüte kapılmışlardır. Sonra da, Alman zırhlı tümenleri batıya yönelince, Amiens veya Lille’den hangisine doğru ilerlediklerini kestirememişlerdir. Almanlar ise, önce bunlardan birinin sonra ötekinin üzerine ilerleyecekmiş gibi yaparak, Manş kıyısına doğru kayıp gitmişlerdir. Alman kuvvetlerinin taktiği, kendi stratejilerine uygundu.

Bu taktik, kafasını çarparcasına dikine hücumlardan kaçınmak ve her zaman “yumuşak noktalar” bulmaya çalışarak en az direnişle karşılaşılacak istikamet boyunca girme yapabilmek esasına dayanıyordu.

Modern savaşı korkunç denecek derecede yanlış anlayan müttefik devlet adamları düşman istilasını “aman vermeyen azgın hücumlar” yaparak karşılamalarını ordularından isterlerken, Alman tank seli ise, hantal Fransız piyade yığınlarının çevresinden dolanarak geçip gitmiştir. (Müttefik birlikleri, engel oluşturan kesimleri savunmak fikrini bir yana bırakmaları kendilerine söylenmemiş olsaydı, belki de bu Alman ileri hareketini önleyebilirlerdi.

Çünkü, girişecekleri hareketlerin hiçbiri, yaptıkları karşı taarruz teşebbüslerinden daha etkisiz olamazdı). Müttefik komutanlarının düşünceleri, muhabere etmek üzerinde toplanmıştı. Buna karşılık yeni Alman komutanları, düşmanları üzerinde stratejik bakımdan felce uğratıcı bir etki yapmak suretiyle, muhabereyi gereksiz kılmak istemişlerdir. Almanlar, şaşkınlığı yaymak ve düşman ulaştırma sistemini altüst etmek için tanklar, pike bombardıman uçakları ve paraşütçüler kullanarak, bu felce uğratıcı etkiyi gerçekleştirmişlerdir.

Savaşın akışı, Mareşal Ironside’nin ileri sürmüş olduğu rahatlık verici bir faraziyeyi kaderin bir cilvesi olarak yanlış çıkarmıştır. Çünkü Mareşal, hiçbiri I. Dünya Savaşı’nda yüzbaşıdan daha yüksek rütbede olmadıkları için düşman generallerin sevk ve idare bakımından şimdi avantajsız bir durumda olduklarını söylemişti.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Baskın etkisi yaratacak yeniliklere açık olun!

Savaştan sekiz yıl önce Hitler de, Alman generallerini “yeniliklere, baskın etkisi yaratacak şeylere karşı “kör”, “hayal gücü bakımından kısır”, “kendi teknik bilgilerinin kangalları arasında hapsolmuş” gibi deyimlerle eleştirmişti. Bununla beraber daha sonraki neslin bir kısmı, yeni fikirlere değer verme bakımından çok üstün bir yetenek göstermiştir.

Ancak, yeni silah, taktik ve stratejiden bu şekilde yararlanma, Almanların başarı dizisini gerçekleştiren faktörlerin bütünü demek değildi. Çünkü Hitler’in benimsediği savaş şekline göre uygulanan dolaylı tutum, daha geniş alanlara ve daha derin stratejilere ulaşmıştı. Bu arada, İngilizlerin ortaya attığı mekanize savaş tekniğini uygulayarak bundan yararlanan ordu Almanlarınki olduğu gibi, Hitler de Bolşeviklerin ihtilal tekniğini inceletmişti. Hitler’in bilip bilmediği belli değilse de, bu her iki alandaki temel metotların kökü, Cengiz Han yönetimindeki Moğol savaş tekniğine kadar uzanabilmektedir. Hitler, girişeceği taarruza önceden yol hazırlamak için, saldıracağı memlekette kendisinden yana olan nüfuzlu kimseleri araştırıp bulmuştur.

Amacı, bu kimselerin ülkenin direnişini baltalamalarını, Almanya’nın çıkarlarını bozucu bir ortam yaratmalarını ve kendisine uysal davranacak yeni bir hükümet kurmaya hazır olmalarını sağlamaktı.

Bu hususta rüşvet vermeyi zorunlu görmemiştir. Çünkü o memleketin üst tabakasındaki insanlar arasında, istekli fakat akılsız ajanlar sağlamak bakımından kişisel ihtirasa, otorite eğilimine ve parti ruhuna dayanmayı hesaba katıyordu.

Bundan sonra istenilen anda bu yolu açmak için, henüz barış hüküm sürdüğü sırada ülkeye içeriden saldıracak hücum personelini sanki iş sahibi veya turistmiş gibi sınırdan içeri sızdırma metodunu kullanmayı hedefliyordu. Bu hücum personelinin görevi, ulaştırma sistemini baltalamak, yanlış haberler yaymak ve mümkünse o ülkenin ileri gelen kişilerini kaçırmaktı. Gizli çalışan bu öncü kuvveti, sırası gelince hava indirme birlikleri ile desteklenecekti.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Düşmanın moralini ve dengesini bozun!

Hitler, savaş sırasında sahneye bir eser koyacaktı. Burada, ya blöf olarak ya da rol gereği bir gezinti gibi olmak üzere cepheye doğru ileri hareketler kullanılacaktı. Başrol ise, daima düşmanın gerisine yöneltilen bir taarruzla oynanacaktı. Geleneksel askerin temel bilgisini teşkil eden saldırı ve süngü hücumlarını küçümsemekteydi. Savaş halinde, her şeyden önce düşmanın moralini ve dengesini bozmakla işe başlayacaktı. Hepsinden önemlisi, savaş silahlarla değil kelimelerle yürütülecek, burada mermilerin yerini propaganda alacaktı. 1. Dünya Savaşı’nda, piyade taarruza geçmeden önce düşmanın savunma sistemini ezmek için tıpkı topçu atışının kullanılması gibi, gelecekte de bir moral bombardımanı uygulanacak; bunda her çeşit cephane, özellikle ihtilalci propaganda kullanılacaktı. Hitler şöyle diyordu: ‘Generaller, savaştan çıkarılan dersleri uygulamak yerine, şövalye ruhlu bir silahşor gibi davranmak isterler ve savaşın Ortaçağ’daki çarpışmalar gibi olması gerektiğini düşünürler. Şövalyelerin bana hiçbir faydası yoktur. Ben, ihtilallere muhtacım.”

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Savaşın hedefi, düşmanı teslim olmaya zorlamaktır!

Savaşın hedefi, düşmanı teslim olmak zorunda bırakmaktı. Eğer düşmanın direnme azmi felce uğratılabilirse, o takdirde öldürme meselesi, hedefi elde etmek bakımından sakar ve pahalı bir usul olmaktan başka, gereksiz de olurdu. Düşman milletin iradesinde bozukluk meydana getirmek için vücuduna dolaylı bir yolla mikrop aşılama metodunun uygulanması çok daha etkili olabilirdi. Bunlar, psikolojik silahlarla birlikte, Hitler’in savaş teorisini teşkil ediyordu. Onun başarısını durdurmaya çalışanlar, bunları anlamaya önem vermek zorundaydılar. Hitler’in bu teorisinin askeri alanda uygulanma değeri belli olmuştur.

Askeri sahada düşmanın sinir sitemini felce uğratmak, vücudunu yumruklamaktan daha ekonomik bir harekat türüdür. Bu teorinin siyasal alanda uygulanması da, sonuç bakımından kanıtlanmıştı. Ancak, kapsam olarak aynı şey söylenemez. Yeni taarruz metotları uygulayan yeni kuruluştaki kuvvetlerin felce uğratıcı etkisi olmasaydı, Hitler’in bu teorisinin başarıya ulaşıp ulaşamayacağı hususu, hala tartışılabilecek bir sorun olarak kalacaktı. Fransa örneğinde bile, Almanya’nın askerlik tekniği alanındaki üstünlüğü, milli iradenin çöküntüye uğraması veya altüst olması bir yana, Fransa’nın yıkılışını sağlamaya yetecek nitelikteydi.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Tecrübeye dayanmayan düşünceler geri teper!

Kudret veya iktidar bakımından yeterli derecede üstün olan bir kuvvet, daha zayıf olanı daima ezer, ancak fikirleri ezemez. Maddi varlıkları olmadığı için düşünceler, psikolojik etkilerin dışında, hiçbir şeye karşı hassas değillerdir.

Ayrıca, bunların dayanma yetenekleri de, zora inanan pek çok kişiyi güçsüz duruma düşürmüştür. Kuvvete inananların belki de hiçbiri, fikir gücünün önemini Hitler kadar bilmiyordu.

Fakat, gücü çoğaldıkça kuvvete bel bağlaması gerektiğine gittikçe artan bir şekilde inanmasına bakılırsa, fikirleri kendi amacına çevirmek hususunda sahip olduğu siyaset ustalığını Hitler’in olduğundan fazla tahmin ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü, tecrübeye dayanmayan düşüncelerin nispeten kısa süren bir hızları ve sert bir geri tepişleri vardır.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Hem lider hem de filozof olun!

Hitler, taarruz bakımından strateji sanatına yeni bir gelişme kazandırmıştır. Bundan başka, düşmanlarının herhangi birinden çok daha iyi bir şekilde, yüksek stratejinin ilk bölümüne de hakim olmuştur.

Bu bölüm savaşla ilgili faaliyetlerin hepsini ve düşmanın iradesine karşı yararlı bir şekilde kullanılması muhtemel bütün araçları geliştirmek ve koordine etmekti. Ancak, Napolyon gibi Hitler de, yüksek stratejinin üst seviyesini kavramakta yetersiz kalmıştır.

Bu üst seviyedeki yüksek strateji savaşı izleyecek olan barış bakımından, savaşı çok uzak görüşlü bir tutumla sevk ve idare etmektir. Bunu etkili bir şekilde yapmak için bir insanın strateji uzmanından daha fazla bir şey olması gerekir. Dolayısıyla, hem lider hem de filozof olmak zorunluluğu vardır. Strateji, aldatma sanatı ile büyük ölçüde ilişkili olduğu için, ahlakçılığın tam tersidir. Buna karşılık yüksek strateji ahlakçılık ile uyuşma eğilimi gösterir ve bunu yürütmede çabaların en son hedefini her zaman göz önünde bulundurmak suretiyle yapar.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Savaş heyecanını sürdürün!

Almanlar, taarruzda kendilerine karşı dayanılamayacağını kanıtlamak için kendi savunma sistemlerini stratejik, ekonomik ve psikolojik birçok yolla zayıflatmışlardır. Alman birlikleri, barış sağlamak bir yana, yoksulluk götürdükleri Avrupa ülkelerinde büyük ölçüde yayıldıklarından buralara geniş çapta küskünlük mikropları saçmışlardır. Bunun sonucu olarak, kendi fikirlerine karşı bir direniş meydana gelmiştir. Bundan başka, bizzat Alman kıtaları da, kendilerinin saçtıkları bu mikroplara karşı, işgal edilmiş ülkelerin halkları ile temasta bulunmaları yüzünden, hatta daha hassas bir duruma düşmüşler; ayrıca, kendilerinin aşıladıkları duyguların da etkisine kapılmışlardır. Bu durum, Hitler’in o kadar dikkatle ve devamlı olarak teşvik ettiği savaş heyecanını söndürmeye ve yurt özlemini daha derinleştirmeye başlamıştır. Kendini kimsesiz hissetme eğilimi, yorgunluk etkisini kuvvetlendirir. Bu da karşı fikirlere olduğu kadar, savaş bezginliği duygusunun etkenliğine de yol açar.

Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi: Taarruz kadar savunma yapmayı da bilin!

Bu taarruz yayılışı ile Hitler, geriye kalan düşmanı İngiltere’ye avantajı kendisinden zorla alma fırsatını vermiştir. İngiltere, kendi yönünden yüksek strateji alanında daha tam bir görüşle davranabilseydi, bu avantajı daha çabuk bir biçimde geliştirebilirdi. Ancak, bu yapılmadığı halde bile, İngiltere yenilmez kaldıkça bu fırsatın yeniden meydana gelmesi umulurdu.

Hitler, kendi şaşırtıcı koşulları çerçevesinde barışı zorla kabul ettirmek için tam bir zafere muhtaçtı. Bunun için de İngiltere’yi ele geçirmesi gerekliydi. Buna karşılık, başka yerde ne kadar çok ilerlerse, zapt edilmiş ülkelerin halkını kontrol etme yolundaki sorununu da o kadar çoğaltmış olur ve ileriye doğru her adım, tökezleme tehlikesini arttırırdı.

İngiltere’nin problemi ise, zor olmakla beraber basitti. İngiltere, tıpkı Napolyon’un durumunda olduğu gibi Hitler’in de düzeltilmesi mümkün olmayacak şekilde tökezlemesine kadar, dayanmak zorunluluğundaydı. İngiltere’nin şansına, Britanya üzerindeki baskı bu ülkeyi felce uğratıcı bir hal almadan, Hitler kısa zamanda bu tökezlemeyi yapmış; ayrıca bu durum, giderilmesi mümkün olmayan bir hale gelmiştir. Çünkü, Hitler’in taarruz stratejisi bakımından sahip olduğu parlak istidada karşılık savunma yönünden stratejik anlayışı aynı derecede yüksek değildi. Zira, tıpkı Napolyon örneğinde olduğu gibi, ilk başarılarının son derece parlak oluşu, Hitler’i taarruzun bütün sorunlara bir çözüm yolu sağladığı inancına götürmüştü.

Kaynaklar:

¹ Blietzkrieg

² Sir B.H. Liddell Hart, Strateji, Dolaylı Tutum (2015)

³ THE STRATEGY OF THE INDIRECT APPROAC

Yazan: (E) Topçu Kurmay Albay Ahmet AKIN

Yazan | 2017-07-18T19:25:58+00:00 Nisan 17th, 2017|Harp ve Strateji|Hitler’in stratejisi: Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi neydi? için yorumlar kapalı

Yazar Hakkında:

K.K.K’lığından emekli topçu kurmay albay. Kara Harp Okulu, Kara Harp Akademisi ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun. 11 yıldan fazla süreyle NATO'da görev yaptı. Çok iyi seviyede Almanca ve İngilizce bilir. NATO, Küresel Siyaset, Küresel Terörizm konularında serbest yazar.
%d blogcu bunu beğendi: