Küresel gelecekte demokrasi: Demokrasinin küresel gelecekteki rolü nedir?

‘Küresel gelecekte demokrasi’nin rolü nedir? Demokrasiler dünyası imajı, cumhuriyetçi liberalizme dayanmaktadır. Küresel gelecekte rol oynaması öngörülen demokrasi tarihi, devlet otoritesinin sözleşme temelli olması konusunda 17.  ve 18. yüzyılda ortaya konan fikirlere kadar uzanmaktadır.

Bu düşüncenin modern versiyonu, demokratik yönetişime yönelme ile otokrasi ve otoriter yönetimden uzaklaşma yönünde karşı konulmaz bir eğilim olduğuna işaret etmektedir.

Francis Fukuyama gibi ‘tarihin sonu’ teorisyenlerine göre demokrasi, daha doğru ifade etmek gerekirse liberal demokrasi insanlık tarihinin son noktasını temsil etmektedir. Bunun nedeni liberal demokrasinin hem toplumun bütün üyelerine sosyal hareketlilik ve maddi güvenlik olasılığı sunması hem de vatandaşlara devletin müdahalesi olmaksızın kendilerini geliştirme imkânı tanımasıdır.

Fukuyama ile Doyle (1986, 1995) gibi teorisyenlere göre demokrasi yönünde görülen karşı konulamaz nitelikteki eğilimin ortaya çıkardığı temel sonuç, barışın genel olarak yaygınlaşması ve kesin şekilde devletler arasında büyük çaplı savaşlar çıkması olasılığının azalmasıdır. Bu tahmin ‘demokratik barış’ tezine dayandırılmıştır.

Demokratik barış tezine göre demokratik devletler arasında zaman içinde savaş olasılığının azalmasının nedeni, devletlerin liberal-demokratik değerlere doğru eğilim göstermesiyle değerlerin homojenleştirilmesidir.

Küresel gelecekte demokrasi: Demokrasi dalgaları

Demokrasi yönünde eğilim olduğu iddiasıyla ilgili olarak ortaya konan tarihsel kanıtlar üç demokratikleşme ‘dalgası’na dikkat çeken Huntington (1991) tarafından daha da geliştirilmiştir.

  • Bu dalgalardan birincisi ABD, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde 1828-1926 tarihleri arasında görülmüştür.
  • İkinci dalga 1943-1962 yılları arasında Batı Almanya, İtalya, Japonya ve Hindistan’da ortaya çıkmıştır.
  • Üçüncü dalga ise Yunanistan, Portekiz ve İspanya’daki sağcı diktatörlüklerin yıkılması ve Latin Amerika’da generallerin görevden ayrılmalarıyla 1974 yılında başlamış ve daha çarpıcı şekilde komünizmin çöktüğü 1989 yılından sonra da devam etmiştir.

2003 yılına gelindiğinde dünya nüfusunun yaklaşık %70’ini barındıran, dünya devletlerinin %63’ü demokratik yönetimin temel özelliklerine sahipti.

Editörün Önerisi >>  Eisenhower modeli ile stratejik karar verme yöntemi

‘Küresel gelecekte demokrasi’nin zaferi mi?

Devletler sisteminin demokrasi yönündeki eğilim çerçevesinde dönüşeceği görüşü değişik açılardan eleştirilmiştir. Süper güçlerin demokrasiyi yayma çabaları devam etmektedir.

Örneğin ‘tarihin sonu’ tezi, komünizmin sona ermesiyle oldukça farklı ve daha az iyimser nitelikte imajlar ortaya çıkmadan önce ana hatları ortaya konmuş bir düşünce değildir.

1989-1991 dönemindeki Doğu Avrupa Devrimleri 1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın dağılmasıyla eski nefretleri zincirlerinden kurtarmış ve bazı durumlarda piyasa kapitalizmine geçişte uygulanan `şok tedavisiyle’ bağlantılı olarak suçlarda ve yolsuzluk olaylarında bir patlamaya neden olmuştur. Bu şekilde uzun dönemli barışa doğru gidiş yerine kaos ve istikrarın yeniden ortaya çıktığı izlenimi edinilmiştir.

Bu bağlamda komünizmin çöküşünün ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin temel önemi yeni bir demokratikleşme yönünde fırsatlar sağlaması olarak gözükmemiştir. Bunun yerine bu iki olgu istikrarlı iki-kutuplu dünya düzeninden, doğasında istikrarsız çok-kutupluluğu barındıran bir düzene geçişi ortaya koymuşlardır (Mearsheimer, 1990).

Antidemokratik ülkeler ve küresel gelecekte demokrasi

Demokratik olmayan ülkelerin dünya sahnesinde artan önemi de demokrasiler dünyası ve ‘demokratik barış’ düşünceleriyle ilgili yeni şüpheler ortaya çıkarmıştır. Çin ile Rusya farklı şekillerde otoriter yönetimin demokrasiye göre avantajları olduğunu göstermektedirler. Bu durumlardan bir tanesi, uzun dönemli planlama gerçekleştiren ve ABD tipi girişimcilik kapitalizminin neden olduğu istikrarsızlıkları azaltan güçlü bir devletin piyasa güçlerini dengelediği devlet kapitalizminin ortaya koyduğu başarıdır.

Benzer şekilde otoriter devletler iklim değişikliği sorunlarının gerektirdiği sert politikaları uygulamada demokratik devletlerden daha iyi durumdadırlar.

Son olarak Kagan (2008) ‘tarihin dönüşünü’ ilân ederek ‘tarihin sonu’ tezinde mevcut olan iyimserliği revize etmeye çalışmıştır. Bunun anlamı, 21. Yüzyıl küresel politikasının demokratik barış ile değil, demokratik devletlerle (özellikle ABD’yle) otoriter devletler (başta Çin ve Rusya olmak üzere) arasındaki rekabetle öne çıkacağıdır.

Editörün Önerisi >>  Güç nedir? Uluslararası ilişkilerde gücün kullanılması nasıl olur?

Francis Fukuyama kimdir?

Francis Fukuyama (Doğumu 1952), Amerikalı sosyal analizci ve siyasi yorumcudur. Fukuyama, ABD’nin Chicago kentinde Protestan bir vaizin oğlu olarak dünyaya geldi. Rand Corporation’da danışman olarak çatışmaya başlamadan önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Politika Planlama Heyeti’nin bir üyesi olarak görev yapmıştır. Sadık bir Cumhuriyetçi olan Fukuyama, “Tarihin Sonu” (“The End of History?”, 1989) makalesiyle uluslararası alanda ün kazanmıştır. Bu makalesini daha sonra geliştirerek Tarihin Sonu ve Son Adam (The End of History and the Last Man, 1992) kitabını kaleme almıştır. Bu eserlerinde, düşünceler tarihinin, liberal demokrasinin ‘son insani yönetim türü’ olarak kabul görmesiyle sona erdiğini iddia etmiştir. Güven (Trust, 1996) ve Büyük Parçalanma (The Great Disruption, 1999) kitaplarında Fukuyama birbiriyle çelişen kapitalist kalkınma türlerine işaret ederek ekonomik kalkınmayla sosyal bütünlük arasındaki ilişkiyi tartışmıştır. Neo-Conlar’dan Sonra (After the Neo-cons, 2006) kitabında da 11 Eylül sonrası dönemdeki Amerikan dış politikasına yönelik eleştiriler ortaya koymuştur.

Ahmet AKIN, (E) Topçu Kurmay Albay

Kaynaklar:

¹ Andrew Heywood, Küresel Siyaset, Adres yayınları, Ağustos 2014.