This Is A Custom Widget

This Sliding Bar can be switched on or off in theme options, and can take any widget you throw at it or even fill it with your custom HTML Code. Its perfect for grabbing the attention of your viewers. Choose between 1, 2, 3 or 4 columns, set the background color, widget divider color, activate transparency, a top border or fully disable it on desktop and mobile.

This Is A Custom Widget

This Sliding Bar can be switched on or off in theme options, and can take any widget you throw at it or even fill it with your custom HTML Code. Its perfect for grabbing the attention of your viewers. Choose between 1, 2, 3 or 4 columns, set the background color, widget divider color, activate transparency, a top border or fully disable it on desktop and mobile.

Mantık ve Duygularla Karar Vermek, Soğukkanlı Olmak

Anasayfa/Harp ve Strateji/Mantık ve Duygularla Karar Vermek, Soğukkanlı Olmak

Mantık ve Duygularla Karar Vermek, Soğukkanlı Olmak

Mantık ve duygularla karar vermek nasıl olur?

Davranışlarımızı mantık mı yoksa duygularımız mı yönetir?

Biz insanlar kendimizi mantıklı canlılar olarak görmek isteriz. Bizi hayvanlardan ayıran niteliğin düşünme ve yargılama yeteneği olduğunu var sayarız. Bu fikirler gerçeğin yalnızca bir kısmıdır: gülmek, ağlamak, çok çeşitli duygulara kapılmak kapasitesi de bizi hayvanlardan ayıran unsurlardır.

Aslında bizler mantıklı olduğu kadar duygusal yaratıklarız ve her ne kadar davranışlarımızı mantık ve düşünceyle yönettiğimize inansak da, çoğunlukla davranışlarımızı o an kapıldığımız duygular yönetir.

Aklınız duygularınızdan daha zayıftır.

Mantık ve duygularla karar vermek sürecinde “antıklı olduğumuz görüntüsü” günlük sıradan olayları sakin ve kontrollü karşıladığımız için ortaya çıkar. Kendimize özgü rutinleri izlerken aklımız oldukça güçlü gibi görünür. Ama herhangi bir ters durumla karşılaştığımız zaman mantıklı duruşumuz ortadan kaybolur ve baskıya karşı korku, sabırsızlık, akıl karışıklığı gibi tepkiler gösteririz. İşte, mantık ve duygularla karar vermek konusu kriz zamanlarında önem kazanmaktadır.

Böyle olgular bizim duygusal canlılar olduğumuzu gösterir: Bilinen bir düşman ya da tahmin edilemeyen bir tanıdık tarafından saldırıya uğradığımız zaman verdiğimiz tepki öfke, üzüntü, ihanet duygularının etkisi altında gelişmiştir. Ancak büyük bir çaba göstererek bu durumları atlatıp mantıklı bir karşılık veririz ve mantıklı oluşumuz bir sonraki saldırıya kadar sürebilir:

Unutmayın ki, aklınız duygularınızdan daha zayıftır. Ama bu zayıflığı ancak zor durumlarda daha doğrusu en çok güçlü olmamız gereken durumlarda fark ederiz. Savaşın sıcaklığıyla başa çıkabilmeniz için size gereken gücü veren bilgi ya da zeka değildir. Aklınızı güçlendiren, duygularınızı daha fazla kontrol etmenizi sağlayan içsel disiplininiz ve katılığınızdır.

Mantık ve duygularla karar vermek nasıl olur?

Hiç kimse size bu beceriyi öğretemez; bu konuda kitaplar okuyarak hiçbir şey öğrenemezsiniz. Her tür disiplin gibi ancak deneyim, alıştırma ve hatta biraz acı çekerek edinebilirsiniz. Mantık ve duygularla karar vermek için soğukkanlılığınızı geliştirmeniz gerekir. Soğukkanlılığınızı geliştirmenin ilk adımı ise bunu bir gereklilik olarak görmektir… büyük bir çaba göstermeyi göze alacak kadar istemiş olmanız şarttır.

Büyük İskender, Ulysses S. Grant, Winston Churchill gibi tarihte soğukkanlılıklarıyla öne çıkan kişiler sıkıntılı dönemlerde deneme yanılma yoluyla bunu edinmişlerdir. Üstlendikleri sorumluluk nedeniyle ya bu niteliği geliştirecekler ya da batacaklardı. Gerçi belki bu kişiler olağanüstü bir bireysel güçle donanmışlardı ama bu niteliği soğukkanlılığa dönüştürmek için epey çaba göstermeleri gerekmişti.

Aşağıdaki fikirler onların deneyimlerine ve güçlükle kazandıkları zaferlere dayanıyor. Bu fikirleri aklınızı güçlendirmenin yolları, alıştırmaları, duyguların çok güçlü çekimine karşı bir karşı-denge olarak düşünün. Başkalarının yaşanmış tecrübelerini öğrenin. Mantık ve duygularla karar vermek yolunda deneyiminizi arttırın.

‘Mantık ve duygularla karar vermek’ her komutanın en önemli özelliklerinden biri olmalıdır. Bir başkomutanın birincil niteliği, mantığını kullanarak her şeyi olduğu gibi gören, asla heyecana kapılmayan, iyi ya da kötü haberlerle şaşkınlığa düşmeyen, sarhoş olmayan sakin bir kafaya sahip olmaktır. Komutan, gün boyunca ardışık olarak aldığı duyular sınıflandırılmalı, hak ettikleri değere göre doğru yerlere yerleştirilmelidir, çünkü sağduyu ve mantık her biri üzerinde eşit derecede düşünülen birçok duyunun kıyaslamasının sonucunda ortaya çıkar.

Ruhsal ve fiziksel yapılarına dayanarak her şeyin zihinsel tablosunu oluşturabilen insanlar vardır: Mantıkları ne kadar yüceltilmiş olsa da iradeleri, cesaretleri ve sahip oldukları diğer iyi niteliklere karşın doğa onları ordulara komuta etmek ya da savaşların büyük harekatlarını yönetmek üzere donatmamıştır. (NAPOLEON BONAPARTE, 1769-1821)

Kendinizi çatışmalara açık tutun.

George S. Patton, Amerika’nın en tanınmış askeri ailelerinden birine mensuptu, ataları arasında Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ve İç Savaş’ta savaşıp ölen generaller ve albaylar vardı. Onların kahramanlık öyküleriyle büyütüldüğünden Patton da meslek olarak subaylığı seçmişti. Aynı zamanda son derece duyarlı bir gençti ve çok derin bir korkusu vardı: Herhangi bir çarpışmada korkuya kapılıp ailesinin adını lekelemekten korkuyordu.

Patton ilk gerçek çarpışma deneyimini 1918 yılında, yirmi iki yaşında Birinci Dünya Savaşı sırasında Müttefiklerin Argonne saldırısında yaşadı. Bir tank bölüğüne komuta ediyordu. Çarpışmanın bir noktasında Patton bazı Amerikalı piyadeleri stratejik önemi olan bir kasabaya bakan bir tepeye konuşlandırmayı başardı, ama Alman ateşi askerleri sığınmaya zorladı.

Kapana kısıldıklarını kısa sürede fark ettiler:

Kapana kısıldıklarını kısa sürede fark ettiler: Geri çekildikleri takdirde tepenin iki yanında ateşin altında kalacaklardı; ilerledikleri zaman ise doğruca Alman makineli tüfek bölüğünün üzerine düşeceklerdi. Eğer öleceksek, ilerleyerek ölmek daha iyidir, diye düşündü Patton ama askerlere komuta edeceği anda şiddetli bir korkuya kapıldı. Tüm bedeni titriyordu, bacakları tutmuyordu. Kökleri derine inen korkusunun bir kanıtı olarak tüm cesaretini kaybetmiş gibiydi. Mantık ve duygularla karar vermek nasıl bir şeydi acaba?

Aynı anda Alman toplarının ardındaki bulutlara bakarken Patton bir vizyon gördü: Görkemli asker ataları üniformaları içinde kaşlarını çatmış ona bakıyorlardı. Sanki onu kendi yanlarına, ölü savaş kahramanlarının arasına davet ediyorlardı. Aynı zamanda bu adamların görüntüsü genç Patton’ı sakinleştiren bir etki yarattı: Kendisini takip edecek gönüllüleri çağırırken, “Bir başka Patton’ın daha ölme zamanı geldi!” diye haykırdı. Korku duygusunu yendi. Bacakları tekrar güçlendi, dimdik durdu ve Alman ateşine doğru saldırdı. Birkaç saniye içinde bacağından yaralanarak yere yıkıldı, ama çarpışmadan sağ olarak kurtuldu.

Bu dakikadan sonra, hatta general olduktan sonra bile Patton sık sık ateş hatlarını ziyaret etti, kendini gereksizce tehlikelerle karşı karşıya bıraktı. Defalarca kendini sınavdan geçirdi. Atalarının görüntüsü değişmeyen bir dürtü, onuruna bir meydan okuma olarak kaldı. Her seferinde korkusuyla yüzleşmesi kolaylaştı. Birlikte çarpıştığı diğer generaller ve kendi askerleri hiç kimsenin Patton kadar soğukkanlı olmayacağına inanıyorlardı. Gücünün ne kadarının büyük bir iradeden kaynaklandığını bilmiyorlardı. Patton, mantık ve duygularla karar vermek özelliğine sahip nadir komutanlardan birisi  olarak tarihteki yerini aldı.

Patton’ın öyküsü bize iki ders verir.

Patton’ın öyküsü bize iki ders verir. Birincisi, korkularınızla yüzleşmek, yüzeye çıkmalarını sağlamak, onları göz ardı etmekten ya da bastırmaya çalışmaktan daha iyidir. Korku soğukkanlılığın en yıkıcı duygusudur ve bilinmeyenle beslendiğinden hayal gücümüzün çılgınlaşmasına izin verir. Korkuyla yüzleşmeniz gereken koşullara karşı kendinizi bilinçli olarak açık tutarsanız, bu duygunuz size tanıdık gelmeye başlar ve kaygılarınız azalır. Kökleri derine inen bir korkuyu yenmek ise size öz güven ve soğukkanlılık kazandırır. Kendinizi ne kadar zorlu çatışmalardan geçirirseniz, aklınız o kadar fazla çarpışma sınavı yaşamış olacaktır.

İkinci ders ise Patton’ın deneyiminin onur ve vakar duygusunun ne denli motive edici bir güç olduğunu göstermesidir. Korkuya yenik düşünce, soğukkanlılığınızı kaybedince, yalnızca kendinizi ve öz imgenizi lekelemekle kalmayıp grubunuzu, ailenizi, çevrenizi de lekelemiş olursunuz. Toplum ruhunu aşağıya çekersiniz. En küçük bir grubun lideri olmak bile size motivasyon sağlar: insanlar sizi izliyor, yargılıyor, size güveniyor. Soğukkanlılığınızı kaybetmek kendi benliğinizle yaşamanızı güçleştirir.

Hiç aslan görmemiş bir tilki varmış. Ama bir gün bu büyük canavarlardan biriyle yüz yüze kalmış. Bu ilk karşılaşmada öylesine korkmuş ki, korkudan öleceğini hissetmiş. Bir kez daha aslanla karşılaştığında yine korkmuş ama korkusu ilk seferki kadar fazla değilmiş. Üçüncü kez karşılaştığında yanına gidip sohbet edecek cesareti toplamış. (FABLLAR, EZOP, M.Ö: VI. YY.)

Kendinize güvenin.

Başkalarına bağımlı olma duygusu kadar kötü bir şey yoktur. Bağımlılık zihinsel dengenizi altüst eden ihanet, hayal kırıklığı, hüsran gibi birçok duyguya karşı kırılgan olmanıza yol açar.

Amerikan İç Savaşı’nın ilk yıllarında, daha sonradan Kuzey ordularının başkomutanlığına getirilecek olan General Ulysses S. Grant otoritesini kaybetmekte olduğu duygusuna kapılmıştı. Astları ilerlemekte oldukları bölge hakkında yanlış bilgiler veriyorlar, kurmayları verdiği emirleri uygulamakta başarısız kalıyor, generalleri yaptığı planları eleştiriyorlarmış. Grant karakter yapısı olarak kolayca duygularına kapılmayan bir insandı, ama askerleri üzerindeki denetiminin azalması özdenetimini yitirmesine de yol açınca, kendini içkiye vermişti.

Grant, kendine güvenmeyi öğrenmişti

Grant 1862-63 yılındaki Vicksburg çarpışmasına kadar dersini almıştı. Bölgeyi dolaşıp bilgileri ilk elden ediniyor, istihbarat raporlarını kendisi inceliyordu. Emirlerinin uygulanmasının üzerinde ısrarla durarak astlarının saygısızca davranmalarını zorlaştırıyordu. Ve bir kez karara varınca generallerinin kuşkularına aldırış etmeyip kendi görüşlerine güveniyordu. İşlerin yürümesi için kendine güvenmeyi öğrenmişti. Umarsızlık duygusu kaybolurken soğukkanlılığını yıkmaya yönelik diğer duygular da ortadan kalkmıştı.

Kendinize güven duymak çok önemlidir. Başkalarına ve özellikle sözde uzmanlara daha az bağımlı olabilmek için becerilerinizin sayısını büyütmeniz gerekir. Ayrıca verdiğiniz kararlara güven duymasını da öğrenmelisiniz. Unutmayın ki, başkalarının yeteneklerini her zaman olduğundan fazla büyütürüz -ne de olsa onlar ne yaptıklarını biliyormuş gibi gözükmek için çaba gösterirler- ve kendi yeteneklerimizi küçümseriz. Bunu telafi etmek için kendinize başkalarına olduğundan daha fazla güvenmeniz gerekir.

Kendinize güvenmenin önemsiz ayrıntıları yüklenmek anlamına gelmediğini de unutmamak gerekir. Başkalarına bırakabileceğiniz ufak tefek konularla, sizin dikkat ve ilginizi isteyen daha önemli konuları ayırmasını öğrenmelisiniz.

Kişi kararını nasıl vermeli?

Eskilerin deyimiyle kişi kararını yedi kez soluk alıncaya kadar vermelidir. Lord Takanobu, “Eğer farkları gözetmek uzun sürerse, bozulabilir,” demişti. Lord Naoshige, “İşler keyifle yürütülürse, onda yedisi kötü sonuçlanır. Bir savaşçı işini çabuk yapan kişidir.” demişti. Aklınız oraya buraya gidip gelirken, uzun düşünmenin hiçbir sonucu olmayacaktır. Yoğun, canlı, gecikmeye kapılmayan bir ruhla kişi kararlarını yedi kez soluk alıncaya dek verebilir. Konu kararlı olmak ve diğer tarafa geçmek için engeli aşmak ruhuna sahip olmaktır. (HAGAKURE: THE BOOK OF THE SAMURAY, YAMAMOTO TSUNETOMO, 1659-1720)

Aptallara tahammül edin.

Marlborough Dükü John Churchill tarihin en başarılı generallerinden biridir. Taktik ve strateji dahisi olmanın yanı sıra inanılmaz bir soğukkanlılığa sahipti. On sekizinci yüzyılın ilk yarısında Fransa’nın yenilmez ordusuna karşı İngiliz, Flaman ve Alman birliklerinden oluşan gücün sık sık liderliğini yapmıştı. Birlikte çalıştığı generaller ürkek, kararsız ve dargörüşlü insanlardı. Dükün cesur planları karşısında korkuyorlar, her yerde tehlike görüyorlar, en küçük bir engelde cesaretleri kırılıyor ve kendi ülkelerinin çıkarlarını ittifakı yitirme pahasına desteklemeye çalışıyorlardı. Vizyonları, sabırları yoktu: onlar aptaldı.

İç Savaş’ın en ünlü olaylarından birinde Afrika kıyısında gemiden inen Caesar sendeledi ve yüz üstü yere düştü. Doğaçlama yeteneğini hemen çalıştırıp kollarını iki yana açtı ve toprağı fethediyormuş gibi kucakladı. Hızlı düşünüp çare bularak başarısızlığın korkunç bir işaretini başarının müjdesine çevirdi. (CICERO: THE LIFE AND TIMES OF ROME’S GREATEST POLITICIAN, ANTHONY EVERITT, 2001)

Dük, başarılı bir adamdı.

Deneyimli ve başarılı bir saray adamı olan dük, hiçbir zaman meslektaşlarıyla kendisini karşılaştırmadı, fikirlerini zorla onlara kabul ettirmedi. Tam tersine onlara çocuk gibi davranıp kendi planlarından uzak tutarken korkularıyla yaşamaya yönlendirdi. Ara sıra önemsiz bir önerilerini gerçekleştirerek ya da hayal ettikleri bir tehlike konusunda kaygılanıyormuş gibi davranarak onlara bir yem attı. Ama asla öfkelenmedi ya da hayal kırıklığına uğramadı; böyle bir durum kendi soğukkanlılığını yıkar, çarpışmaya komuta etme yeteneğinin altını oyardı. Sabırlı ve neşeli davranmak için kendini zorladı. Aptallara nasıl güler yüzle tahammül etmesi gerektiğini biliyordu.

Unutmayın ki, her yerde olamazsınız ya da herkesle savaşamazsınız. Zamanınız ve enerjiniz sınırlıdır ve bunları korumasını öğrenmeniz gerekir. Dünya bir an önce sonuca ulaşmak için sabırsızlanan, esen rüzgarla birlikte değişen, burnundan ötesini göremeyen aptallarla doludur. Kararsız patronlar, atak meslektaşlar, histerik astlar biçiminde onlarla her yerde karşılaşabilirsiniz. Aptallarla birlikte iş yaparken sakın onlarla savaşmayın. Onları zihinsel dengenizi etkileyecek kadar önemli olmayan çocukları ya da evcil hayvanları düşündüğünüz gibi düşünün. Kendinizi duygusal olarak onlardan uzaklaştırın. Aptallıklarına içinizden gülerken zararsız fikirlerine hoşgörü gösterin. Aptalların karşısında neşeli olabilmek önemli bir yetenektir.

Aklınızı sağlam tutun!

Olağanüstü stres ve şiddetli duygularla ortaya çıktığı durumlarda kişinin aklını sağlam tutabilmesinden söz ediyoruz… Ama özdenetim olarak bilinen, en büyük stresler altında sakin olmayı başarma becerisinin kişinin karakter yapısına gömülü olduğunu varsaymak herhalde gerçeğe daha yakın olacaktır. Temelinde o da güçlü karakterleri yıkmadan tutkulu duyguları dengelemeye yarar ve işte bu denge zekanın baskınlığını garanti eder. Karşı-ağırlık derken insanlık onuru, en soylu gurur, en derin gereksinimden söz ediyoruz: her zaman mantıklı davranma dürtüsü. Bu nedenle sağlam bir karakterin en güçlü duygularla bile dengesinin bozulmayacağını öne sürüyoruz. (SAVAŞ ÜZERINE, CARL VON CLAUSEWITZ, 1780-1831)

Basit işler üzerinde yoğunlaşarak panik duygusundan uzaklaşın.

On sekizinci yüzyıl Japon soylularından Lord Yamanouchi bir gün çay töreni ustasından bir süre kalacağı Edo kentine (daha sonra Tokyo) kendisiyle birlikte gelmesini istedi. Oradaki saray mensuplarına kendi uşağının çay töreni ritüellerindeki yeteneğini göstermek istiyordu. Çay ustası çay seremonisi konusunda her şeyi biliyordu, ama hepsi o kadardı; son derece barışçıl bir adamdı. Yine de sahip olduğu yüksek konumu nedeniyle bir samuray gibi giyindi.

Bir gün büyük kentte dolaşırken karşılaştığı bir samuray kendisini düelloya davet etti. Bu daveti reddetmek hem kendi ailesini hem de Lord Yamanouchi’yi lekelemek olacaktı. Sonucu kesin ölüm olmasına karşın düelloyu kabul etmek zorundaydı. Düellonun ertesi güne bırakılmasını isteyerek kabul etti. Samuray de onun bu ricasını kabul etti.

Çay ustası panik içinde en yakın eskrim okuluna koştu. Eğer ölecekse, en azından onurlu bir şekilde ölmeyi öğrenmek istiyordu. Gerçi eskrim hocasını görebilmek için bir tanıtma mektubu gerekliydi, ama çay ustası öylesine ısrarlıydı ve dehşete kapıldığı öylesine açıktı ki, görüşmesine izin verildi. Eskrim hocası hikayesini dinledi.

Kılıç ustası yakınlık gösterdi: zavallı yabancıya ölme sanatını öğretecekti, ama biraz çay içmek istiyordu. Çay ustası sakin bir tavırla, konsantrasyonunu hiç kaybetmeden çay törenini sergiledi. Sonunda kılıç ustası heyecanla bağırdı.

Senin ölüm sanatını öğrenmene hiç gerek yok!

“Senin ölüm sanatını öğrenmene hiç gerek yok! Şu andaki soğukkanlılığın herhangi bir samuray ile karşılaşman için yeterlidir. Rakibin karşına çıkınca, bir konuğuna çay ikram etmek üzere olduğunu hayal et. Paltonu çıkar, dikkatle katla ve çay servisi yaparken yaptığın gibi yelpazeni üzerine yerleştir.” Bunları tamamladıktan sonra çay ustası kılıcını da aynı uyanık ruhla havaya kaldıracak ve ölmeye hazır olacaktı.

Çay ustası hocasının söylediklerini yapmayı kabul etti. Ertesi gün samuray ile buluştuklarında ünlü kılıç ustası paltosunu çıkaran rakibinin yüzündeki sakin ve gururlu ifadeyi kaçırmadı. Belki de bu acemi görünüşlü çay ustası aynı zamanda yetenekli bir kılıç ustasıdır, diye düşündü. Bir gün önceki davranışı için özür dileyerek derin bir reveransla selam verdi ve aceleyle uzaklaşıp gitti.

Koşullar bizi ürkütünce, hayal gücümüz çalışmaya başlar ve aklımızı bitmek bilmeyen kaygılarla doldurur. Hayal gücünüzü denetlemenizi söylemek elbette bunu yapmaktan kolaydır. Sakinleşmenin ve denetimi ele almanın en iyi yolu, başarılı olduğunuz sakinleştirici bir eylemi ya da rutin bir işi yapmaktır.

Zihinsel dengenizi yeniden kurun!

Aklınız bir soruna takıldığında doğal olarak sahip olduğunuz dinginliği yeniden yaratmaya çalışıyorsunuz. Belirli bir noktaya odaklandığı zaman aklınızda kaygılara ya da fazla çalışan hayal gücünün etkilerine yer kalmayacaktır. Zihinsel dengenizi yeniden kurunca, karşınızdaki sorunla yüzleşebilirsiniz. Herhangi bir korkunun ilk belirtisinde bu tekniği, alışkanlık biçimini alıncaya kadar yineleyin. Gergin durumlarda hayal gücünüzü denetleyebilmek çok önemli bir beceridir.

Ne tip askerlerle savaşacağının, bu askerler savaştığı sürece, önemli olmadığını şimdi algılamasına kimse karşı çıkmadı. Çok daha önemli bir sorun vardı. Ranzasında yatmış bunu düşünüyordu. Bir çarpışmadan kaçmayacağını kendine matematiksel olarak kanıtlamaya çalışıyordu… Aklında ufaktan bir panik-korku oluşmaya başladı.

Hayal gücü çatışmaya doğru ilerlerken çok korkunç olasılıklar gördü. Geleceğin kötülüklerinin baş gösterdiğini gördü, ama kendisini bunların tam ortasında sağlam dururken görmeyi başaramadı. Kırık-kanatlı zaferin vizyonlarını gözlerinin önünde canlandırdı, ama yakın gelecekteki çalkantının gölgesinde bunların olanaksız resimler olduğundan kuşkulandı.

Güzel Tanrım, neyim var benim?

Yatağından fırlayıp sinirle volta atmaya başladı. “Güzel Tanrım, neyim var benim?” dedi yüksek sesle. Bu krizde kendi yaşam kurallarının işe yaramadığını hissetti. Kendi hakkında öğrendiklerinin hiç yararı olmuyordu. Bilinmeyen bir nicelikti adeta. İlk gençliğinde olduğu gibi yine bir deneme yapma zorunluluğunda olduğunu görüyordu. Kendi hakkındaki tüm bilgileri toplamalıydı ve eğer hiç tanımadığı bu nitelikleri onu rezil edecekse tetikte durmaktan hiç vazgeçmemeliydi.

“Güzel Tanrım” diye yineledi umutsuzlukla… Günlerce bilmeyen hesaplar yaptı, ama hepsi doyuruculuktan inanılmaz derecede uzaktı… Hiçbir şeyi yerine oturtamadığını fark etti. Kendini kanıtlamanın tek yolunun ateşe atlamak ve mecazi olarak bacaklarının hünerlerini ve hatalarını keşfetmesine izin vermek olduğuna karar verdi. Bir türlü sakin duramadığını itiraf etti ve zihnindeki bir kağıt kalemle bir yanıt bulmaya çalıştı.

Tıpkı çeşitli maddelere gereksinim duyan bir kimyager gibi yanıtı bulabilmek için ateşe, kana ve tehlikeye gereksinimi vardı. Böylece karşısına çıkacak bir fırsatı sabırsızlıkla bekledi. (CESARET MADALYASI, STEPHEN CRANE, 1871-1900)

Kendinizi yıldırmaktan uzaklaşın.

Ürkütülmek her zaman için soğukkanlılığınızı tehdit eder. Üstelik başa çıkılması zor bir duygudur.

İkinci Dünya Savaşı sırasında besteci Dmitry Shostakovich ve birkaç meslektaşı yeni bir milli marş bestelemeleri konusunda görüşmek için Rusya lideri Joseph Stalin tarafından toplantıya çağrılmışlardı. Stalin ile karşılaşmak korkutucuydu; yanlış atılan bir tek adım sizi karanlık çıkmaz sokaklara götürebilirdi.

Nefessiz kaldığınızı hissedene dek gözlerini ayırmadan size bakardı. Stalin ile toplantıların çoğunda olduğu gibi bu kez de işler yolunda gitmedi; Stalin marşın kötü bir aranjmanı nedeniyle bestecilerden birini eleştirmeye başladı. Korkuya kapılan besteci iş verdiği aranjörün görevini iyi yapmadığını itiraf etti. Besteci birkaç mezar birden kazıyordu: zavallı aranjör cezalandırılabilirdi. Üstelik kendisine iş verdiği için besteci de bu hatanın bedelini ödeyebilirdi. Aralarında Shostakovich’in de bulunduğu diğer besteciler ne olacaktı? Korkunun kokusunu alınca Stalin acımasız davranırdı.

Shostakovich yeterince dinlediğine karar verdi

Shostakovich yeterince dinlediğine karar verdi: verilen talimatları yerine getiren aranjörü suçlamak saçmalıktır, dedi ve konuyu hiç fark ettirmeden değiştirdi…orkestrasyonu bestecinin kendisi mi yapmalıydı? Acaba Stalin bu konuda ne düşünüyordu? Her zaman uzmanlığını kanıtlamaya hazır olan Stalin yemi yuttu. Tehlikeli dakikalar geçmişti.

Shostakovich soğukkanlılığını çeşitli yollarla korumuştu. Öncelikle Stalin’in kendisini korkutmasma izin vermeyip onu olduğu gibi yani kısa boylu, şişman, çirkin, hayal gücünden yoksun bir adam olarak görmeye kendini zorlamıştı. Diktatörün özgüven eksikliğinin belirtisi olan delici bakışları yalnızca bir hileydi. İkinci olarak Shostakovich dürüst, sıradan bir konuşmayla Stalin’e cevap vermişti. Davranışları ve ses tonundan korkmadığı anlaşılıyordu. Stalin korkuyla beslenirdi. Eğer saldırgan ya da yüzsüz olmaksızın korkunuzu sergilemezseniz, çoğunlukla üstünüze gelmezdi.

Korkusuz kalabilmenin anahtarı işin gerçeğine yani karşınızdaki kişinin yalnızca bir ölümlü olduğuna, sizden farklı olmadığına kendinizi inandırmaktır. Efsane yerine adamın kendisini görün. Onu güvensizlik duygusuyla dolup taştığı çocukluk günlerinde hayal edin. Karşınızdaki kişiyi olması gerektiği ölçülere indirgemek zihinsel dengenizi korumaya yardımcı olacaktır.

Parmak ucu hissini geliştirin.

Soğukkanlılık yalnızca zor koşullar altında aaklınızın yardıma koşmasına değil bunun ne kadar kısa sürede gerçekleştiğine de bağlıdır. En doğru hareketi bulabilmek için ertesi güne kadar beklemenin hiçbir yararı olmaz. Bu noktada “hız” koşullara süratle tepki göstermek ve yıldırım hızıyla karar vermek demektir. Genelinde bir cins önsezi olarak tanımlanan bu güce Almanlar “Fingerspitzengefühl” (parmakucu hissi) adını verirler.

İkinci Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’daki Alman tank birliklerine komuta eden Erwin Rommel’in parmakucu hissi oldukça fazlaydı. Müttefiklerin ne zaman ne yönden saldırıya geçeceklerini hissedebilirdi. İlerleme yönünü seçerken düşmanın zayıf noktası hakkında gizemli bir duyguya kapılırdı; bir çarpışmanın henüz başlangıcında düşmanın stratejisini, daha ortaya çıkmadan, önseziyle algılayabilirdi.

Rommel’in adamları generalin savaş konusunda bir dahi olduğunu ve birçoğundan çok daha hızlı düşünebildiğine inanıyorlardı. Ama Rommel hızını geliştirmek, savaş duygusunu sağlamlaştırmak için birçok şey yapıyordu.

  • Öncelikle düşman hakkında sahip olduğu silahlardan generalin psikolojik huylarına kadar tüm ayrıntıları öğreniyordu.
  • İkinci olarak malzemelerden olabildiğince fazla yararlanmak için tank teknolojisinde uzmanlaşmıştı.
  • Üçüncü özelliği ise Kuzey Afrika çölünün haritalarını ezberlemekle kalmayıp büyük tehlikeleri göze alarak kuş bakışı görebilmek için üzerinden uçakla geçmişti.
  • Son olarak da adamlarıyla ilişkisini kişileştiriyordu. Onların moral durumunu fark ediyor, tam olarak onlardan neler bekleyebileceğini biliyordu.

Rommel ve Fingerspitzengefühl

Rommel yalnızca adamlarını, tanklarını, bölgeyi ve düşmanı incelemekle yetinmeyip adeta bedenlerine giriyor, onları canlandıran, heyecanlandıran tüm unsurları algılıyordu. Bunca şeyi duyumsadıktan sonra çarpışma sırasında durumu bilinçli olarak düşünmesini gerektirmeyen bir ruh durumuna ulaşıyordu. Olup biten her şeyi kanında, parmakuçlarında hissedebiliyordu. Fingerspitzengefühl duygusuna sahipti.

Rommel’inkine benzeyen bir akla sahip olsanız da olmasanız da, daha hızlı karşılık vermenize ve tüm hayvanların sahip olduğu içgüdüsel duyguyu ortaya çıkarmanıza yardım edecek bazı şeyler yapabilirsiniz.

  • Bölgeyi derinlemesine tanımak bilgiyi düşmanınızdan daha çabuk işlemenizi sağlayarak çok önemli bir avantaj sağlar.
  • İnsanların ve malzemelerin ruhuna erişmek onlara dışardan bakmak yerine düşüncenizle içlerine girmenize yardım edip aklınızın daha farklı, daha içgüdüsel ve bilinçaltından çalışmasını Sağlar.

Parmakucu duygunuza güvenerek aklınızın yıldırım hızıyla karar vermesini alışkanlık biçimine getirin. Aklınız bir cins zihinsel yıldırım harekatı hızıyla ilerleyecek, rakiplerinin daha kendilerine neyin çarptığını anlamadan siz geçip gideceksiniz.

Soğukkanlılığı günlük koşullarda kullanmayı öğrenin!

Son olarak soğukkanlılığı yalnızca zorlu durumlarda gerekli olan, istendiğinde açıp kapatılan bir nitelik olarak düşünmeyin. Günlük koşullarda kullanmayı alışkanlık haline getirin. Özgüven, korkusuzluk ve kendine güvenmek savaş zamanlarında olduğu kadar barış zamanında da önemlidir.

Franklin Delano Roosevelt, Büyük Kriz ve İkinci Dünya Savaşı gibi kriz dönemlerinde sergilediği baskı altındaki zihinsel sertlik ve zarafetini ailesiyle, hükümetle ve kendi çocuk felci izlerini taşıyan bedeniyle kurduğu günlük ilişkilerde de sergilerdi. Savaş oyununda ne kadar iyi olursanız, savaşçı aklınız gündelik yaşamınızda size o kadar yararlı olacaktır. Bir krizle karşılaştığınızda aklınız daha önceden sakinleşmiş ve hazırlığını yapmış olacaktır. Soğukkanlılık bir alışkanlık biçimini alınca asla sizi terk etmeyecektir.

Yaşama sükunetle bakın!

Merkezi olan kişi hem sakin hem önyargısızdır. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu bilir. Gerçekleri dinginlikle ve tarafsızhkla karşılarken orantı duygusunu yitirmez. Hara no aru hito (merkezi olan adam) yaşama sükunetli bakar, sakindir, her şey için hazırdır… Hiçbir şey onu altüst etmez. Birdenbire yangın çıksa ve insanlar karmaşa içinde bağırıp çağırmaya başlasa o, derhal sessizce en doğru işi yapar, rüzgârın yönünü saptar, en önemli şeyleri kurtarır, su getirir ve acil durumun gerektirdiği biçimde hiç duraksamadan davranır.

Hara no nai hito ise bunun tam tersidir. Hara no nai hito tanımı sakin kararlar vermeyen kişiler içindir. Kökleşmiş bir huy olması gereken ölçülülükten uzaktır.

Bu nedenle rastgele, öznel, keyfi ve kaprisli yanıtlar verir. Önemli ile önemsiz, gerekli ile gereksiz arasında ayrım yapamaz. Verdiği kararlar gerçekler yerine geçici koşullara, ruhsal durum, kapris, “sinir” gibi öznel temellere dayanır. Hara no nai hito kolayca irkilir, sinirlidir, ama bunun nedeni özellikle duyarlı olması değil, merkezden uzaklaşmasını önleyecek, olaylarla gerçekçi bir şekilde başa çıkmasını sağlayacak içsel eksene sahip olmamasıdır…

Hara (merkez, göbek) yalnızca doğuştan küçüktür. Sürekli kendini eğitim ve disiplinin sonucu, sorumlu, bireysel gelişmenin meyvesidir.

Japonlar Hara no dekita hito tanımından söz ederken merkezini tamamlamış, kendisi olmuş, olgunlaşmış birinden söz ederler. Eğer bu gelişme yaşanmazsa bu kez Hara no dekita inai hito yani gelişmemiş, olgunlaşmamış, psikolojik açıdan çok toy kalmış birinden söz etmiş oluruz.

Japonlar ayrıca Hara no dekita inai hito wa hito no ue ni tatsu koto ga dekinai de derler: göbeğini henüz tamamlamamış olan kişi diğerlerinden daha yukarıda duramaz (liderlik için uygun değildir). (HARA: THE VITAL CENTRE, KARLFRIED GRAF VON DURCKHEIM, 1962)

Simge: Rüzgar.

Çevrenizi saran beklenmedik olaylar, kuşkular ve eleştiriler açık denizdeki şiddetli bir rüzgara benzer. Pusulanın her yönünden gelebilir ve bundan kaçmak için gidebileceğiniz bir yer yoktur ne zaman ve nereden geleceğini de tahmin etmenin yolu yoktur. Her rüzgarda yön değiştirmek sizi denizin ortasına atacaktır. İyi kaptanlar denetleyemedikleri şeyler konusunda kaygılanmakla zaman kaybetmezler. Kendilerine, ellerinin beceri ve sarsılmazlığına, planladıkları rotaya ne olursa olsun limana ulaşmaya odaklanırlar.

Otorite:

Cesaretin büyük bir kısmı aynı şeyi daha önce yapmış olmaktan kaynaklanır. (Ralph Waldo Emerson, 1803-82)

TERSİNE ÇEVİRMEK

Soğukkanlılığınızı yitirmek asla iyi değildir, ama bu gibi dakikaları gelecekte tehdit altında kaldığınızda nasıl davranacağınızı saptamak için kullanabilirsiniz.

Kendinizi savaşın tam ortasına atmanın ve nasıl davrandığınızı izlemenin bir yolunu bulmalısınız. Zayıflıklarınızı belirleyin ve nasıl telafi edebileceğinizi düşünün. Asla soğukkanlılığınızı yitirmeyen kişiler aslında tehlike altındadırlar: bir gün bir sürprizle karşılaşırlar ve düşüşleri çok sert olur.

Julius Caesar’dan Patton’a kadar tüm büyük generaller belirli bir noktada soğukkanlılıklarını yitirmişler ve geri kazandıklarında çok daha güçlü olmuşlardır. Dengenizi ne kadar fazla yitirirseniz, kendinizi düzeltmek için ne yapacağınızı o kadar iyi öğrenirsiniz.

Çok önemli koşullar altında soğukkanlılığınızı kaybetmek istemezsiniz, ama düşmanlarınızın kaybetmesini sağlamak akıllıca bir yöntemdir. Sizin dengenizi bozan neyse, onların üzerine yoğunlaşın. Daha hazır olmadan harekete geçmeye zorlayın. Onları şaşırtın… hiç beklenmedik bir anda harekete geçme zorunluluğu kadar kişiyi kararsız bırakan bir şey yoktur. Zayıf noktalarını, hangi nedenlerle duygusallaştıklarını keşfedin ve iki kat fazlasını verin. Onları ne kadar fazla duygusallaştırırsanız, yoldan o kadar uzaklaştırırsınız.

Kaynak:

¹ 33 Stratejide Savaş, Robert Green, Altın Kitaplar, 2007

² Quora.com

Ahmet AKIN, (E) Topçu Kurmay Albay

Yazan | 2017-04-15T15:49:36+00:00 Nisan 15th, 2017|Kategoriler: Harp ve Strateji|Etiketler: |Mantık ve Duygularla Karar Vermek, Soğukkanlı Olmak için yorumlar kapalı

Yazar Hakkında:

K.K.K’lığından emekli topçu kurmay albay. Kara Harp Okulu, Kara Harp Akademisi ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun. 11 yıldan fazla süreyle NATO'da görev yaptı. Çok iyi seviyede Almanca ve İngilizce bilir. NATO, Küresel Siyaset, Küresel Terörizm konularında serbest yazar.
%d blogcu bunu beğendi: