Savaşın nedenleri: Savaşın nedenlerini açıklayan teoriler

//Savaşın nedenleri: Savaşın nedenlerini açıklayan teoriler

Savaşın nedenleri: Savaşın nedenlerini açıklayan teoriler

Savaşın nedenleri konusunda tarih boyunca bir çok teori ileri sürülmüştür. Savaş teorisyenleri, savaşın tüm dönemler ve tüm toplumlar için geçerli derin ve temel nedenleri olduğunu kabul ederler.

Her savaş, belirli tarihsel koşullardan doğması nedeniyle özgündür. Mutlaka her savaşın kendine özgü nedenleri vardır.

Savaş konusunda genel kabul görmeye devam eden Kenneth Waltz’un “İnsan, Devlet ve Savaş” eseriyle uyumlu bir şekilde bu teoriler, insan doğası, devletlerin içsel özellikleri ya da yapısal veya sistemik baskılar üzerinde odaklanmalarına bakarak üç analiz düzeyi çerçevesinde sınıflandırılabilir.

Savaşın nedenleri: ‘Açgözlülük’

Bu konudaki en yaygın açıklama, ‘savaşın insana ait içgüdü ve arzulardan kaynaklandığı’dır. 2400 sene evvel yaşamış olan Antik Yunan tarihçisi Thucydides savaşın nedeninin `açgözlülük ve ihtirastan doğan bir güç hırsı’ olduğunu söylemiştir. Savaş, insanlığın var oluşundan beri hep vardır. Çünkü insanın arzu ve tutkuları sonsuzdur. Ancak, bunları karşılayacak kaynaklar hep kısıtlıdır. Bu da kaçınılmaz olarak kendini kan ve şiddet olarak ortaya koyan mücadele ve rekabete yani savaşa yol açar.

Savaşın nedenleri: ‘Mücadele’

İnsan bencilliğine dair bilimsel destek, genellikle İngiliz biyolog Charles Darwin’in (1809-1882) evrim teorileri ve Herbert Spencer (1820-1903) gibi sosyal Darvinciler tarafından ‘en güçlü olanın hayatta kalması’ doktrini olarak geliştirilen hayatta kalmak için mücadele fikrinde temel bulur. Avusturyalı zoolog Konrad Lorenz (1966) gibi evrimci psikologlar, saldırganlığın tüm türlerde rastlanan mülkiyet ve cinsellik içgüdüleri neticesinde, özellikle erkeklerde biyolojik olarak programlandığını ileri sürmektedir. Güçlü olanın hayatta kalması için, savaşın esas nedenleri şunlar olabilir:

  • Bir ülkeyi korumak,
  • Refah ve kaynakları ele geçirmek,
  • Ulusal şan ve şeref elde etmek,
  • Siyasal veya dinsel ilkeleri yaymak,
  • Irksal veya etnik üstünlük elde etmek amacıyla yapılmasına bakılmaksızın savaş, insan doğasıyla yakından bağlantılı olan saldırgan güdüler için gerekli ve kaçınılmaz bir boşalma sağlar.

Savaşın nedenleri: ‘Rekabet’

Savaşın esas nedenleri ile ilgili varsayımlar, devletler veya diğer siyasal gruplar arasındaki çekişmeyi ‘bireysel bencillik ve rekabetin kolektif düzeyde bir ifadesi’ olarak tanımlar. Bu tanım aslında güç politikaları hakkındaki klasik realist teorilerle aynıdır.

Fakat savaş hakkındaki biyolojik teorilerin de kendine has eksiklikleri vardır. Bu teoriler, insan doğasının değişmez bir veri olduğunu ima ederler. Üstelik  ‘doğaya’ aşırı vurgu yaparlar. İnsan davranışını şekillendiren ve içgüdüleri değiştirebilecek ya da belirli başka yönlere kanalize edebilecek olan sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal faktörlere dair karmaşık ‘öğrenme süreçlerine’ çok az vurgu yaparlar. İnsan doğası hakkında dengesiz bir bakış açısı sunarlar.

Militarizm nedir?

Askeri öncelik, fikir ve değerlerin toplumun geneline hakim olduğu kültürel ve ideolojik bir olgudur.

Savaşın nedenleri: ‘Demokrasi ve militarizm’

İkinci tür teoriler, savaşın siyasal aktörlerin içsel yapılarıyla daha iyi açıklanabileceğini iddia eder.

  • Örneğin liberaller, anayasal hükumet biçimlerinin devletlerin bazılarını saldırganlığa, bazılarını ise barışa yönlendirdiğini uzun zamandır ileri sürmektedir. Bu düşünce, en net yansımasını ‘demokratik barış’ tezinde ifade edilen demokratik devletlerin birbirlerine karşı savaşmadığı fikrinde bulmaktadır.

Savaşın nedenleri: ‘Militarizm’ 

Tersine olarak otoriter ve emperyalist devletler ise militarizm ve savaşa eğilimlidir. Bu tür rejimler, yönettikleri ulusal ve etnik grupları kontrol altına almak, iç düzeni sağlamak için büyük oranda silahlı kuvvetlere dayanırlar. Otoriter rejimlerde siyasi ve askeri elitleri genellikle iç içe geçmiştir. Bu durum, genellikle silahlı kuvvetlerin aşırı övülmesine, geçmişe dair kahramanlık ve kendini feda inancıyla şekillenen bir siyasal kültüre ve savaşın yalnızca meşru bir siyaset aracı olarak değil, aynı zamanda ulusal vatanseverliğin bir ifadesi olarak kabul edilmesine yol açar.

Thucydides (M.Ö. 460-406) kimdir?

Felsefeyle de ilgilenen eski Yunanlı bir tarihçidir. Thucydides’in baş eseri olan Peleponezya Savaşları Tarihi (The History of the Peleponnesian War), demokrasinin doğduğu yer olan Atina’nın yıkımıyla sonuçlanan ve MÖ: 431-404 yılları arasında Atinalılar ve Sparta arasında Helenik dünyanın kontrolü üzerine yürütülen mücadeleyi anlatır. Thucydides bu savaşı, güç politikası dinamikleri ve rakip şehir devletlerin göreceli güçleriyle anlatır. Böylece uluslararası mücadelelerin kabul gören ilk realist açıklamasını geliştirmiştir, dolayısıyla ilk uluslararası ilişkiler teorisini ortaya koyduğu söylenebilir. Thucydides’in insan doğasına dair karamsar bakış açısı Hobbes’u da etkilemiştir. Melian Diyaloğu’nda Thucydides, zaman zaman evrensel gerçekliğe dair bir ders olarak da görülen, güç politikalarının ahlaki argümanlara kayıtsızlığını göstermiştir.

 

‘Sosyal yaklaşımlar ve savaş’

Sosyal inşacı yaklaşımlar, ya uluslararası ortamı tehdit edici ve istikrarsız olarak tanımlayarak ya da devlet veya siyasal gruplara militarist veya yayılmacı bir kimlik atfederek savaş ihtimalini artıran kültürel ve ideolojik unsurları özellikle vurgular.

ABD için uluslararası komünizmin yayılmacı niteliği ve Sovyetler’in kapitalist çevrelenme konusundaki korkuları Soğuk Savaş’ın devamını belli ölçüde sağlarken, Birinci Dünya Savaşı’na yol açan uluslararası gerilimlerin artması, sosyal Darwinci düşüncenin 19. Yüzyıl sonlarında yayılmasına bağlanmıştır.

Benzer şekilde Aryan ırkının üstünlüğü ve Almanya’nın dünya hakimiyeti fikri, İkinci Dünya Savaşı’na giden süreçte Nazi saldırganlığına katkı yapmış, Müslüman dünyası ile Batı arasında radikal bir çarpışmaya dayalı Cihat teorileri İslama başkaldırı ve terörist hareketlere esin kaynağı olmuştur.

Gözden düşmüş bir rejime destek oluşturmak için dikkatleri iç politikadaki başarısızlıklardan kaçırmaya (1992 yılında Arjantin’in Falkland Adaları’na saldırması gibi) yönelik olarak ya da ekonomik durgunluk ve sosyal istikrarsızlık dönemlerinde genç erkek nüfus fazlalığına yol açan demografik baskılar sonucu savaşa başvurulması (İslâm Medeniyeti’nin artan siyasi belirginliğini açıklamak için Huntington (1996) tarafından kullanılan teori), saldırganlık konusunda alternatif ‘içsel’ açıklamalara örnektir.

Melian Diyaloğu

Thucydides’in Peleponezya Savaşları eserinde anlatılan ve Melianlılar ve Atinalılar arasında geçen, Atinalıların Sparta ile aralarındaki çatışmada Meliantı-ların tarafsız kalma isteğini sonuçta reddettiği bir diyalogdur. En sonunda Atinalılar onları kuşatma altına alarak katletmiştir.

‘Sistemik ya da yapısal savaş teorileri’

Çok sayıda sistemik ya da yapısal savaş teorisi geliştirilmiştir. Bunlar arasında en çok ses getireni, devletleri kendi başlarının çaresine bakmaya zorlayan anarşik uluslararası sistemin bir sonucu olarak savaşın kaçınılmaz olduğunu iddia eden neo-realist argüman olmuştur. Bu teorilerin en kötümser versiyonunu, anayasal ya da hükumet biçimleri ne olursa olsun devletlerin yalnızca güvenliklerini değil, güçlerini de maksimize etmeye çalıştıklarına inanan saldırgan realistler geliştirmiştir. Buna göre uluslararası ilişkiler, her zaman hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olan ‘askeri çatışmalarla ve bitmek tükenmek bilmeyen bir üstünlük mücadelesiyle’ tanımlanmak zorundadır. Bu eğilim, diğer devletlerin savunmaya yönelik davranışlarını potansiyel veya gerçek bir saldırganlık olarak yorumlamaya yatkın devletler arasındaki korku ve belirsizliğin doğurduğu güvenlik ikilemiyle daha da artmıştır.

Realistlere göre;

Savaşın uluslararası sistemden tamamen atılmasının tek yolu bir dünya hükumetinin kurulması, yani anarşinin ortadan kaldırılmasıdır. Bununla birlikte realistler böyle bir gelişme ihtimalini çok düşük ve aynı zamanda tehlikeli olarak değerlendirirler.

 

‘Yapısal savaş teorileri’

Yapısal savaş teorileri asıl vurguyu esasen ekonomik unsurlar üzerine yapar.

  • Örneğin Marksistler savaşı kapitalist sistemin uluslararası dinamiklerinin bir sonucu olarak görür.
  • Kapitalist devletler yeni pazar, hammadde veya ucuz işgücü kaynakları üzerinde kontrol sağlamak yoluyla kar seviyelerini aynı düzeyde tutma ümidinin bir sonucu olarak genişlemek zorunda kaldıklarından birbirleriyle kaçınılmaz bir şekilde çatışacaklardır. Bu yüzden tüm savaşlar kapitalist sınıfın çıkarları uğruna yürütülen yağma savaşlarıdır.
  • Liberal versiyonda, savaşa yönelik ekonomik güdünün, genellikle devletlerin kendine yeten ekonomik birimler olma arayışları sonucunda ortaya çıkan ekonomik milliyetçilik uygulamasından kaynaklandığı düşünülür.
  • Otarşi arayışı devletleri korumacı politikalara ve nihai kertede sömürgeciliğe yönelterek ekonomik rekabeti derinleştirmekte ve böylece savaş olasılığını artırmaktadır.

Fakat ekonomik savaş teorileri, refaha giden yolda ticaretin yayılmacılık ve fetih politikasından daha güvenilir olduğunun kabul edildiği 1945’ten bu yana etkisini kaybetmiştir. Ekonomik baskılar, karşılıklı bağımlılığı ve bütünleşmeyi desteklediği sürece savaş arzusunu artırmak yerine zayıflatmaktadır.

Otarşi nedir?

Sözlük anlamı kendini yönetme olup, genellikle sömürgeci yayılma veya uluslararası ticaretten çekilmenin neden olduğu ekonomik anlamda kendine yeterli olma durumuyla ilişkilendirilir.

 Kaynaklar:

¹ Küresel Siyaset, Andrew Heywood, Adres yayınları(2011)

² Stanford University

³ Economist

Ahmet AKIN, (E) Topçu Kurmay Albay

Yazan | 2017-03-03T08:12:15+00:00 Mart 3rd, 2017|Harp ve Strateji|Savaşın nedenleri: Savaşın nedenlerini açıklayan teoriler için yorumlar kapalı

Yazar Hakkında:

K.K.K’lığından emekli topçu kurmay albay. Kara Harp Okulu, Kara Harp Akademisi ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun. 11 yıldan fazla süreyle NATO'da görev yaptı. Çok iyi seviyede Almanca ve İngilizce bilir. NATO, Küresel Siyaset, Küresel Terörizm konularında serbest yazar.